Makale Kategorisinde “KARDEŞ” Kelimesinden “25” Adet Bulunmuştur.
Okullardaki cinsel eğitim çocuk ruh sağlığına zarar veriyor
Geçenlerde bir okuyucum ailecek içine düştükleri zor durumu yazmış ve yardım istemişti. Mesaj aynen şöyle diyordu: “Hocam kız KARDEŞimin sınıfında geçen hafta derste ‘insanların üremesi’ ile ilgili bir konu işlemişler ve KARDEŞim bir haftadır anne-babamla konuşmuyor. Odasından dışarı çıkmıyor. Ben neden böyle yaptığını sorduğumda ise ‘Annemden artık tiksiniyorum’ dedi. Ne yapacağımı şaşırdım, annem ve babam da çok zor durumdalar, lütfen yardım edin.”
Böylesi mesajları her yıl tam da bu dönem mutlaka alıyorum. Kimi zaman çocuk okulda ‘biyoloji’ dersinde duydukları ile şok geçirmiş vaziyette eve geliyor, annesine bir garip bakıyor, babasından uzak duruyor... Kimi zaman da derste anlatılanları tam anlayamamanın şaşkınlığı içinde eve geldiğinde anne babasını soru yağmuruna tutuyor, “Anne, bebekler annesinin karnına nasıl giriyor?” diye okulda anlatılan ve zihninde yarım kalan bilgilerin devamını anne babasından öğrenmeye çalışıyor.
Anne babaların zora düştükleri bu durum maalesef ilköğretim müfredatından kaynaklanıyor. Ve yine maalesef iyi niyet ile ilköğretim 10. sınıf biyoloji dersi içine yerleştirilen, “insan ve hayvanların üremesi” konulu “cinsel eğitim anlatımı” çocuk ruh sağlığına faydadan çok zarar veriyor.
Sanırım yetkililer, “komünist” sistem alışkanlığının bir sonucu olarak, çocukları bir sınıfa doldurup onlara “cinsel eğitim” vermeye çalışırken iyi bir şey yaptıklarını zannediyorlar. Hâlbuki insanın en mahrem hisleri öyle sere serpe ve herkesin içinde konuşulmamalı. Zira aynı yaşta oldukları hâlde çocukların birçoğu aynı gelişim düzeyinde değildir. Kimisi var cin gibi, siz anlatmaya başladığınızda o gülüp geçiyor, “Hocam biz bunları çoktan biliyoruz!” diyor, kimisi ise öğretmenin her anlattığı konuyu kalbi duracak gibi arka sıralarda yüzü kızara kızara dinliyor.
Bütün bunlarla birlikte bir de “çocuklara yönelik cinsel eğitim” seminerleri yapılıyor ki, o da tam bir fecaat. Çocukları “güya” tacizden korumak için başlarına gelebilecek “felaket senaryoları” anlatılıyor ve hatta “Ailenizde de böyle şeylerle karşılaşabilirsiniz, dikkatli olun!” deniyor.
Çok iyi hatırlıyorum bir genç kız böylesi bir “eğitim” programına katıldıktan sonra artık babasının kendisine sarılmasından, öpmesinden şüphe duymaya başladığını ve çok istediği hâlde o günden sonra babasıyla artık yakınlaşamadığını söylemişti.
Olmaz ki böyle…
Yazık yetişen nesillere…
Hâlbuki ergenlik çağındaki bir çocuğa şüphecilik içinde bir “cinsel eğitim” değil, güven duygusu içinde bir “mahremiyet eğitimi” verilmelidir. Nedir cinsel eğitim ile mahremiyet eğitimi arasındaki fark?
Cinsel eğitimde çocuklar topluca bir yere alınır ve öğretmen anlatacağı konuları patır patır anlatmaya başlar. Kimi çocuk kıpkırmızı bir yüzle, kimi çocuk sinsi bir tebessümle öğretmeni dinler. Zil çalıp öğrenciler dışarı çıktıklarında dersin tesiri ile “kakara kikiri” birbirlerine el şakası yapmaya başlarlar. Kızlar bir kenarda gülüşür, erkekler diğer yanda şımarırlar.
Hâlbuki mahremiyet eğitiminde “her çocuk özeldir”, bilgiler topluca verilmez. Ve bilgiyi çocuğa aktaran kişi öyle rastgele biri değil, çocuğun güven duyduğu bir yakınıdır. Böyle bir yetişkin, vakti geldikçe çocuğa “ihtiyacı olduğu kadar” bilgiyi yavaş yavaş verir.
Bu kişi, kız çocuklarında genellikle anne veya abladır. Çünkü kızlar, ihtiyaç duydukları konuları anneleri ile paylaşmayı ve onlar ile bir kenarda “fısıldaşarak” bilgi edinmeyi severler. Ancak, erkek çocuklarda bu kişi baba veya abi olamaz. Erkek çocukları cinsel bilgileri babadan duymak istemezler. Kırılır içlerinde bir şeyler. Gözlerinde büyüttükleri babalarına karşı bir hayal kırıklığı yaşarlar. Bu nedenle, erkek çocuklara cinsel bilgiler ancak, yaşına yakın bir üçüncü kişi tarafından ve vakti geldikçe verilmelidir. Ve bu kişi evli olmamalıdır.
Görüldüğü gibi, mahremiyet eğitiminde, bırakın çocukları bir sınıfın içine toplayıp “Şimdi size insan üremesini anlatacağım.” diye mahrem konuları uluorta ilan etmeyi, bilgiyi aktaracak olan kişinin özellikleri bile çocuk ruh sağlığı açısından önemlidir.
Umarım ki, yetkililer, ilköğretim okullarında “biyoloji” dersi adı altında çocuklara “cinsel eğitim” verdikleri için iyi bir şey yaptıkları yanılgısından çıkarlar ve umarım ki, gelecek yıl bu dönemde bunalıma düşmüş çocukların ve ailelerin mesajları gelmez.
Bu film, bizim filmimiz
Yılan kurbağayı nasıl avlar, denk geldiniz mi hiç?
Bir belgeselde izlemiştim, ürpertici bir sahneydi…
Yılan, hiçbir şeyden haberi olmadan su kenarında “Vrak vrak!” diyen kurbağayı önce çalılar arasından sessizce seyrediyor… Çatal dilini dışarı çıkartarak kurbağaya saldıracağı yere büyük bir soğukkanlılıkla yerleşiyor… Kurbağa sağa sola bakınıp dururken bir ara ağaçlar arasından kendisine bakan yılanın gözlerine denk geliyor…
Yılanın gözleri çok soğuktur… Ölüm soğukluğundadır...
Yılan kurbağaya öyle bir bakıyor ki, az önce türkü söyleyerek dans eden minik kurbağanın birden dizleri titriyor…
Kurbağanın dizlerinin titrediğini gören yılan, “tısssss” ederek kurbağanın üzerine saldırıyor… Ve şaşkına dönen kurbağayı tek hamlede parçalıyor…
Soğuk ve saldırgan gözlü yılan…
Tıpkı, bakışları ile çocuklarını terbiye etmeye çalışan anne babalar gibi…
Önceki gün Ümraniye İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün düzenlediği seminerdeydim. Anne babalara “Çocuklarınızı şiddet ile değil, şefkat ile kendinize bağlayın… Sesinizle çocuklarınızı korkutmayın… Yılan gibi bakan gözlerinizle çocuğunuzun dizlerini titretmeyin… Bu bizim ahlakımız değil.” dedim…
Programa katılan 65-70 yaşlarında bir beyefendi yanıma geldi, “İçimi yaktın hoca!” dedi… “Niye?” dedim. Önce konuşamadı, sesi titredi… Sonra gözlerini silerek anlattı: “Sen anlatırken kendi çocuklarımı nasıl yetiştirdiğim gözümün önüne geldi… İçim yandı… Nasıl yapmışım bilmiyorum ama çocukları gözlerimle öyle bir hizaya dizer ve bununla övünürdüm ki etraf gıptayla bakardı benim bu yeteneğime… Bir keresinde küçük oğlum bir kabahat işlemişti… Kaşlarımı çattım, gözlerimle öyle korkuttum ki küçücük dizleri titremeye başladı…Bir tokat atacak gibi üstüne gittiğimde birdenbire altını ıslattı…” dedi ve sesi titremeye başladı, daha fazla konuşamadı…
Geçenlerde bir anne geldi benden yardım istemeye…
Bana, kendi kızına uyguladığı şiddetten artık rahatsız olduğunu ve kendisini durduramadığını söyledi…
Çocuğuna şiddet uygulayan anne baba görünce aklıma ilk gelen şey, o anne babanın da çocukken şiddet içinde büyümüş olma ihtimalidir…
“Siz de çocukluk yıllarında şiddet gördünüz mü?” diye sordum. “Şiddet değil de babamdan çok korkardık… Babam bizi bakışları ile korkuturdu… Bir keresinde misafirlikteydik, babam bizim ayakta gezinmemize çok kızdığı için üç kız KARDEŞ duvarın dibine minderin üzerine oturmuştuk… Bize bir bardak limonata getirdi ev sahibi. Herkes aldı limonatayı. Sıra bana gelince yanlışlıkla bardağa dokundum. İçecekler yere döküldü… Ben hemen kafamı kaldırıp babama baktım. Babamın gözleri öylesine şiddetle bana bakıyordu ki o an ne yapacağımı şaşırdım… Kendi bedenimin kontrolünü kaybettim o bakışlarla… Sonra altıma kaçırdığımı hatırlıyorum.”
Babasını rahmetle anıyordu ama içine batan o şiddet kıymığı kendisine annelik yaptırmıyordu bugün…
Şiddet psikolojik bulaşıcılık taşır… Dayak yiyenin kalbi donar… Duyarsızlaşır… Büyüyünce anne gibi annelik yapamaz... Baba gibi baba olamaz...
Adolf Hitler’in “Davam” isimli kitabını okudunuz mu bilmiyorum ama kitapta Hitler’in nasıl Hitler olduğunun ipuçlarını bulabilirsiniz…
Onun da yılan gözlü bir babası vardı…
Babasının kendisini “adam etmek” için nasıl da kırbaçladığını anlatıyor kitabında. Küçük Adolf suç işlediğinde babası belinden çıkarttığı kemeri kırbaç gibi yapıp sıyırdığı sırtına olanca gücü ile vurmaya başlardı… Adolf diyor ki: “İlk kırbaç çok acıtırdı…. Ama kırbaçlar çoğaldıkça bir süre sonra acıyı hissetmezdim… Babam hırsla sırtıma vurmaya devam eder, bense yumruklarımı sıkar, sadece kırbaç darbelerini saymaya çalışırdım…”
İnternette dolaşan “Oğlum bak git!” isimli videoyu defalarca izledim… Belinden kırbaç gibi kemerini çıkartıp babası yaşındaki temizlik işçisine saldırmaya çalışan o zavallı çocuğun haline çok ağladım…
Zira o çocuğun nasıl dayak yediğini hayal ettim, belinden kemerini çıkartan kişilerden… O film, sokaktaki bir adi tartışmanın filmi değil… O çocuğun nasıl dayak yediğinin filmidir… Çaresiz köşeye sıkışmış “Ne olur vurma!” diyerek ellerini kaldırmış yalvarırken, kemerini çıkartmış birinin ona “Ne o! Korktun mu!” diye kırbaç şakırdattığının filmidir…
İster kabul edin, ister etmeyin o film, ülkemizin çocuk terbiyesinin filmidir...
Zenginleştirilmiş ana sınıfı programı, kaosu çözer
Son günlerde nereye gitsem hep aynı soru ile karşılaşıyorum. “Hocam, ne olacak, bu sene birinci sınıfa gidecek çocukların hâli?” diye başlıyor konuşmalar.
Ne diyeceğimi şaşırıyorum açıkçası.
Önceki gün yine çok kırgın ve kızgın bir annenin sitem dolu konuşması ile karşılaştım, “Hocam pırıl pırıl çocuğuma engelli raporu almak çok zoruma gidiyor!”
“Hayırdır, neden engelli raporu alacaksın ki?” diye sorunca başladı içini dökmeye.
“Bizim kız bu yıl eylül ayında 66 aylık oluyor. Yani ilkokul birinci sınıfa başlaması gerekiyor. Ama, ne ben ne de babası kızımızın birinci sınıfa başlamasını uygun buluyoruz. Daha tuvalet temizliğini yapamayan çocuk nasıl ilkokula başlasın? Erkek öğretmen mi çocuğumun temizliğini yaptırsın? Biz de rapor almak için devlet hastanesine gittik. Sadece biz değilmişiz aynı durumda olan. Şehrimizde zaten tek olan çocuk psikiyatristinin önü ana baba günü idi. Ama doktor yok ortalıklarda. Hastane personeline ‘Doktor nerede?’ diye sordum. Alaycı bir üslupla ‘kaçtı’ deyip güldüler. ‘Niye kaçtı ki?’ diye sorunca, ‘Abla gelen-giden çocuğuna rapor istiyor, adamcağız saçma sapan işlerle uğraşmaktan mesleğimi yapamıyorum diye izine ayrıldı’ dediler. ‘E ne olacak şimdi?’ diye yine sorduğumda ‘Çocuk doktoru da veriyormuş rapor’ diye oraya yönlendirdiler. Uğraşa didine çocuk doktorunu buldum. İçeri girdiğimizde doktor daha yüzümüze bakar bakmaz anladı durumu ve ‘Rapor mu istiyorsunuz?’ dedi. Utana sıkıla ‘evet’ dedik. Doktor bey önce direndi, ‘Ben ne anlarım çocuğun okula hazır olup olmadığından KARDEŞim, gidin çocuk gelişimi uzmanı ile görüşün, psikolog bulun, pedagog bulun onlar versin raporu. Bana çocuğunuzun bir hastalığı varsa onun için gelin ama benden mesleğimin dışındaki konuda rapor istemeyin’ deyiverdi. Biz yalvar yakar ‘Aman hocam zaten psikiyatr da bunalmış kaçmış, lütfen bize yardımcı olun’ dedik. Doktor bir gözüme baktı, bir eşimin çaresizliğine baktı, derin bir nefes alıp ‘Hasbünallah’ çekerek önündeki kâğıda bir şeyler yazmaya başladı…”
Bu anne, incinmiş bir hâlde bunları anlatırken aklımdan ‘eğitim reformu ile başlayan süreç böyle son bulmamalıydı’ diye geçiyordu.
Hâlbuki Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, ülkemiz eğitim sistemini düzeltmek için büyük şans diye düşünüyordum. İnanıyordum ki, radikal bir yönetim sergilenmedikçe yapış yapış bir hâle bürünmüş eğitim sistemimiz çözülemezdi. Dinçer de radikal kararlar alıyordu, ama aldığı bu kararlarda yanlış adım atarsa telafisi zor yeni sorunlar oluşacağını da biliyordum. Ve şu an öyle oldu. 5 yaşındaki çocukların ilkokula başlaması konusunda bakanlık ciddi bir yanılgı içine düştü. Bu yanılgıdan çıkmak için ‘rapor alın o zaman’ diye bulunan yöntem ise ayrı bir sorun oluşturdu. Çünkü çocuklara okul olgunluk testi uygulaması için psikolog ve pedagoglar dışlandı, çocuk doktorları devreye sokuldu. Onlar da bu hatalı sürecin bir parçası olmak istemedikleri için veliler ile çatışmalar yaşanıyor.
Yukarıda anlattığım olay münferit değil. Bir çocuk doktoru arkadaşım, “Bilinçli veliler, çocuklarına rapor almak için epey çaba sarf ediyor. Henüz olayın farkında olmayanlar da 60 aylık çocuklarını bile okula yazdırmak için okul yönetimlerine baskı yapıyor.” diye durumun vahametini özetledi.
Peki, bu çocukları sistemin çarklarına kurban etmeden nasıl çıkacağız işin içinden?
Bu konuda Bakanlığa bir teklifim var, 4+4+4 eğitimin ilk dördü olan ilköğretim kısmı 1+3 olursa kaostan çıkabiliriz. Bakanlık da, veliler de, hekimler de rahat nefes alır.
Buna göre, 1+3 olan ilköğretim kısmının birinci yılı, ‘anaokulunda ilkokul’ diye tanımlanır. Bu sınıflarda 2 öğretmen olur, çocukları ikinci sınıftan itibaren okutup ilkokuldan mezun edecek olan sınıf öğretmeni ve diğeri de hâlihazırda 5 yaş grubu çocukları iyi tanıyan ana okulu öğretmeni. Bu iki meslektaş işbirliği içinde 66 aylık çocukların ilk yılını birlikte geçirebilir. İlkokul öğretmeni pasif olur ve kendi öğrencilerini tanımaya çalışır. Okul öncesi öğretmeni de aktif olarak ‘zenginleştirilmiş ana sınıfı’ müfredatı uygular.
Yoksa şu anki gidiş çok iyi değil.
Kaygının ilacı, emniyet ve güven duygusudur
Kaygı, bir tetikçidir… Kimin ruhunda var olursa, o ruhun kimyasını bozar. Anormal davranışlara yol açar. Mesela, aslında hiçbir çocuk “yalancı” değildir. Yalan söylemek insanın özünde yoktur, çünkü insan “iyidir.” Ancak, çocuğu azıcık kaygılandırırsanız, çocuk “kendini korumak için” yalana başvurabilir. Sınavdan zayıf alan bir çocuk, anne babasının üzüleceği “kaygısı” ile, sınav notunun yüksek olduğu yalanını söyleyebilir. Burada, çocuğun bizzat kendisine ve onun yalan davranışına odaklanmak yerine, onun yalan söylemesine neden olan “kaygı” ortadan kaldırılırsa, yalan söyleme eğilimi de ortadan kalkacaktır…
Veya aslında hiçbir çocuk “saldırgan” değildir. Ancak çocuğu kaygılandırırsanız, çocuk “kendini korumak için” saldırgan bir davranış sergileyebilir. Mesela, yeni bir KARDEŞi dünyaya gelen çocuk, annesinin KARDEŞi ile daha çok ilgilendiğini ve kendisinin artık daha az sevildiğini zannederse “kaygılanır. Böylesi bir kaygı hâli, bu çocuğun küçük KARDEŞine yönelik “şiddet”, “kıskançlık” ve “zarara uğratma” eğilimini artırır. Burada, çocuğun saldırgan davranışından daha önemli olan şey, çocuğun anne sevgisini kaybediyor olduğu kaygısıdır. Böylesi bir çocuğun tekrar “normalleşebilmesi” ancak onun duyduğu kaygıdan arınması ile mümkündür…
Kaygı, bugüne ait düşüncelerle oluşmaz, geleceğe ait belirsizliktir kaygıya sebep olan şey… Sınavından zayıf alan bir çocuğun kaygısı, zayıf aldığı dakikalara ait değildir, sonrası ile ilgilidir. “Biraz sonra anne babama ne diyeceğim?” düşüncesi kaygıyı oluşturur…
Kaygının iki ilacı vardır. Birincisi “anı yaşamak” prensibidir. “Sonuca” odaklanmak değil, “süreci” yaşamak üzere kişi yetenek geliştirirse, kaygının ilk panzehirini almış olur. Ancak bu yeterli değildir. Kişinin kaygıdan arınması için kendini “emniyette” hissetmesi gerekir.
Ne antidepresanlar, ne de sakinleştiriciler… Kaygının en etkin ilacı “emniyet” ve “güven” duygusudur.
Yazılıdan zayıf alan bir çocuk, ebeveynine karşı kendini hâlâ emniyette hissederse, kendisinin zarara uğramayacağının “emniyetini” ruhunda duyuyorsa, böylesi bir çocuğun yalan söylemesi ihtimal dahilinde değildir… Veya annesinin sevgisini kaybetmeyeceğinden emin olan çocuk, KARDEŞini kıskanmayacak, ona karşı saldırgan davranışlar sergilemeyecektir…
Çocuk davranışlarının normalleşmesi için, pedagojinin uyguladığı en temel prensip “çocuğun kendini emniyet ve güven içinde hissetmesi” prensibidir…
Koşulsuz bir sevgi içinde çocuğa, “sen beni sevmesen de ben seni seviyorum” güveni verildiği sürece çocuk kaygılarından arınır, davranışları normalleşir…
Günümüz ebeveynleri, çocuklarında gördükleri anormal davranışlarla mücadele etmek için çoğu defa, zaten kaygılarından dolayı anormal davranmaya başlamış olan çocuğun üzerine baskı ve zorlamalarla giderek yeni yeni kaygı alanları oluşturuyorlar… Böylesi bir durum ise çocukta yeni yeni anormal davranışlara yol açıyor…
Önümüzdeki hafta çocuklar karneleriyle evlere gelecekler… Karneleri ellerine geçtiğinde, kim bilir kalpleri ne kadar da pır pır atacak, “Acaba annem babam ne diyecek?” diye akşamı bekleyecekler…
Eğer çocuğunuzun başka başka anormal davranışlar edinmesini istemiyorsanız, elinize aldığınız karneye şöyle bir göz ucu ile bakın, düşük notlarını görseniz bile, onu incitmeyin, üzmeyin. “Bu ne biçim karne!” diyerek kaygılandırmayın. Ona “Bunlar hep gelip geçici şeyler oğlum/kızım” diyerek karneyi bir kenara koyun, çocuğunuza coşku ile sarılın… Korkmayın, “Çocuğum bunu suiistimal edebilir” kaygısından siz de kurtulun.
Unutmayın, siz de kaygılarınızdan arınabildiğiniz kadar normal bir ebeveyn olacaksınız.
Hem unutmayın, çocuğunuzun elinde tuttuğu karne, sadece çocuğunuza ait değil. Eğer çocuğunuzun zihinsel bir sorunu yoksa karnedeki notlar aynı zamanda o dersi anlatan öğretmenin notudur… Öğretmenin, öğretmeyi ne kadar başarabildiğinin notudur… Bunun da ötesinde, çocuğunuzun elinde tuttuğu karne, aynı zamanda bir ebeveyn olarak sizin de karnenizdir… Bütün bir yarı yıl boyunca, çocuğunuzla ne kadar ilgilenip ilgilenemediğinizi çocuğunuzun karnesine bakarak görebilirsiniz...
Yazarın 21 Ocak 2013 tarihli yazısıdır
Süt bankası mı, sütannesi mi?
İnternette anne sütü alışverişi yapıldığını biliyor muydunuz? Şöyle bir göz atın isterseniz forumlara… Kimi anneler “Anne sütü arıyorum, yardımcı olacak var mı?” diye ilanlar bırakmış, kimileri ise “Aşağıdaki linki tıkladığınızda ulaşacağınız kişi size anne sütü temin etmekte yardımcı olacaktır.” diyerek yardımcı olmaya çalışmış… Bir başkası ise “Satılık anne sütü” diye ilan vermiş…
Sağlık Bakanlığı’nın “Anne Sütü Bankası” faaliyete geçtiğinde tezgâh altında yapılan bu ticaret daha yasal hâle gelir mi bilemiyorum ama bilinen bir gerçek var ki Türkiye’de bir “süt bankası” kurulması öyle hiç de kolay bir proje değil… İlahiyatçılar, aynı anneden süt içen iki kişinin KARDEŞ olacağını ifade ederek bu uygulamaya ait kaygılarını dile getiriyor… Sağlık Bakanlığı ise bu kaygıların önüne geçmek için “Süt KARDEŞliği Nüfus Kütüğü” gibi bir uygulamayı başlatabileceğini ifade ediyor…
Aslında anne sütü bankası uygulaması yeni bir şey değil. Batı’da on yıllardır yaygın bir şekilde işleyen bir sistem bu…
Birçok annenin sütünün bir kavanozda biriktirilip çocuklara ikram edilmesi Batı kültürü açısından gayet normal bir durum. Çünkü orada süt KARDEŞliği diye bir kavram yok… Bir çocuğun kaç tane annenin sütünü içtiğini takip etmek de çok önemli değil…
Eğer küçük bir hesap yapacak olursak… Batı açısından bakıldığında, süt bankasından beslenen bir çocuk, bir günde 8 öğün süt alıyorsa, bu, 8 ayrı anne demektir… Ve bu çocuk 6 ay süt bankasından süt alacak olursa, 1440 anne ile “sütanne” bağı kurma ihtimalini oluşturmuş demektir.
Bununla birlikte, eğer bu süt bankasından yılda “bin” çocuk süt alıyorsa, bir yılda bir milyon 440 bin çocuk birbiri ile süt KARDEŞliği kuruyor demektir ki bu oldukça vahim bir durumdur. Belki bugün değil ama gelecekte ülkemizdeki süt bankalarının da bu hâle dönüşme ihtimali oldukça yüksek…
Zira buradan süt isteyen her bir çocuğa “tek bir annenin sütünü” vermeye çalışmak pratik olarak imkânsızdır. Kendi çocuğunu emziren bir annenin bir de aylarca başka bir çocuğun doyabileceği kadar sütü “sağarak” temin etmeye çalışması pratik olarak neredeyse mümkün değildir. İkiz çocuğu olan anneler “doğal emme” yöntemi ile bebeklerini emzirdikleri hâlde bile 2 tam yılı doldurmakta zorluk çekiyorlar…
Önceki hafta Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim görevlisi bir hekim ve aynı zamanda bir anne ile süt bankası meselesini konuştuk… Doktor hanım, doğal emzirme yönteminin anne çocuk sağlığı açsından önemini vurgulayarak şu anısını anlattı: “Bebeğimin emme döneminde hastanedeki görevime devam ediyordum. Nöbetçi olduğum bir gün hastanede bir bebekle karşılaştım… Çok tatlıydı… Bebeğimden ayrı olmamın da verdiği özlemle bebeği kucağıma alıp göğsüme yaklaştırdım. Bebek süt kokusunu alınca emmek için çaba harcadı. O an onu emzirmeyi çok arzu ettiğim için göğüslerimin sütle dolduğunu hissettim, ama emzirirsem süt KARDEŞliği bağını takip edemeyeceğim endişesi ile emzirmekten vazgeçtim.”
Sonra devam etti: “Hem hekimlik hem de annelik tecrübeme göre söylüyorum ki bir anne bebeğini göğsüne yaslayıp emzirirken, huzur içinde oluyor ve annenin sütü dolup taşıyor, ancak makine ile sağmaya başladığında süt bir süre sonra kesiliyor.”
İnanıyorum ki Sağlık Bakanlığı iyi niyetle böylesi bir taşın altına elini koydu. Batı’daki uygulamaları da model uygulama olarak aldı… Hâlbuki Türkiye’nin, “süt bankası” uygulamasında Batı’nın da bir adım önüne geçerek “sütannelik” kurumunu oluşturması gerekir. Hem doğal yöntemle bebek emziren annenin ruh ve beden sağlığı korunmuş olur hem de doğal yöntemle süt emen çocukta “güven duygusu” oluşur…
Süt bankasını işletmek için milyonlarca liraya gerek kalmadan, her yıl on binlerce sütanne aracılığı ile ülkemiz insanları arasında dostluk, KARDEŞlik ve yardımlaşma köprüleri de oluşturulabilir...
Yazarın 11 Mart 2013 tarihli yazısıdır
Bazı kayıplar, sınav kaybından daha acıdır
Acı ama yazacağım…
Telefonda sesi titrek bir anne “Hocam, çaresizim. Allah rızası için yardım edin.” diye feryat etmişti. “Sorun nedir, ben size nasıl yardımcı olabilirim?” dediğimde, “8. sınıfa giden oğlum garip garip konuşmaya başladı, korkuyoruz.” Dedi. İçim ürperdi. “Buyurun gelin” diyerek görüşmeye davet ettim.
Dünyalar tatlısı bir genç, henüz 13-14 yaşında, ablası ile geldi. Üniversite öğrencisi ablası, “KARDEŞime bir şey oldu, korkuyorum” dedi ve ağladı. “Ağlama, ben size yardımcı olmaya çalışacağım.” dedim.
Genç kız odadan çıktı, KARDEŞi girdi.
Tam karşımdaki sandalyeye oturdu.
İçimde bir garip ürperti hissettim. Bu bakışları tanıyordum. Ama yine de sordum: “Merhaba, benim adım Adem Güneş, tanışabilir miyim seninle?”
Çocuk gözüme anlamsız anlamsız baktı ve “Beni neden suluyorsunuz?” dedi.
İçimde bir şey koptuğunu hissettim. “Nasıl yani?” dedim…
“Benim ziyaretime neden gelmedin sen!” dedi…
Korktum! Hem de çok…
“Adını öğrenebilir miyim canım? Nedir adın?” diye tekrar sordum.
Cevap vermedi.
Çocuğun ablasını çağırdım. “İstersen KARDEŞini dışarıya alabilirsin. Biraz seninle konuşmak istiyorum.” Dedim.
Çocuk dışarı çıktı.
Genç kıza “KARDEŞin ‘Beni neden suluyorsunuz?’ diye sordu. Bu ne demek?” dedim.
Genç kız elini yüzüne kapatarak ağlamaya başladı. “KARDEŞim bir haftadır kendinin öldüğünü zannediyor. Mezarda çiçek sanıyor kendisini. Herkese böyle söylüyor.”
Kanım dondu. Çok tatlıydı yüzü. Ne diyeceğimi bilemedim.
“Peki, son zamanlarda neler yaşadı KARDEŞin?” diye sorduğumda içim cız etti…
“KARDEŞim SBS denemelerinde bölge birincisi idi. Gece gündüz sınava hazırlanıyordu. Bir gece yanıma geldi, ‘abla korkuyorum’ dedi. Ben anlam veremedim önce. Sonra gözlerindeki korkuyu gördüm. Anneme haber verdim. Annem ‘Ne oldu oğlum?’ deyince ‘Beni neden suluyorsunuz?’ deyiverdi. Annem, ‘Oğlum ne diyorsun sen, ne sulaması!’ dese de anneme dönük ama boşluğa bakarak ‘Beni neden mezara koydunuz?’ deyince babam da uyandı, evin içinde bir garip korku oluştu. Annem hem ağlıyor hem dua ediyordu. Cin mi çarptı acaba diye düşündü annem önce, sonra korkuları iyice arttı. Babam belki uykusuzluk ve sınav kaygısından dolayı halüsinasyon gördüğünü düşündü, ‘Hadi yatalım, sabah ola hayır ola.’ dedi ama ben yatamadım… Korku ile birkaç kez yanına gittim durdum. Sabaha karşı uyumuşum. Allah’ım bir rüya olsun gördüklerim diye sabahın ilk saatinde uyandırdım KARDEŞimi. Uyandığında yine o boş gözlerle baktı bana. Anlamsız bir-iki söz söyledi, benim sinirlerim iyice gerildiği için omuzundan tutup salladım, ‘Kendine gel ya, yapma, korkuyorum’ dedim ama sanki uyurgezer gibi idi, hiç etkilenmedi bile. Annemler yanımıza geldiler, annem ağlamaya başladı, babam şaşkındı.”
“Doktora götürdünüz mü?” diye sordum. “Bir haftadır hastanelere gidiyoruz, psikiyatra gittik, ilaç aldık ama hiçbir şey değişmedi.” dedi.
İçim çok yandı. Ne diyeceğimi şaşırdım. “Ben size yardımcı olamam ki…” diyebildim. Genç kız sordu: “Kendiliğinden geçer mi hocam, ne yapalım? Annem diyor, ‘Taşınalım İstanbul’dan. Memleketimize dönelim. Ben oğlumu okutmak falan istemiyorum. Kendim bakar büyütürüm.’ Önümüzdeki hafta da sınavı var, dershaneden öğretmenleri arıyor, onlara da bir şey diyemedik. Ne yapalım? Bize bir akıl verin n’olur!”
Hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. “KARDEŞinizin akıl zembereği boşalmış galiba” diyemedim. “Annenizi dinleyin. Alın KARDEŞinizi gidin buralardan.” diyebildim.
Vedalaştık…
O çıktı, ben kaldım sandalyede tek başıma…
Durdum biraz… Gözlerimi tavana çevirdim… Düşündüm… Sonra kendime hâkim olamadım… Ellerimi yüzüme kapattım ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım…
Bu olayın üzerinden 2 yıl geçti. Bu genç delikanlı ne hâlde bilemiyorum. Aile Konya’ya gidecekti, gitti mi onu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Ülkemizdeki sınavlara yüklenen anlam, çocukların ruh sağlığını bozuyor. Yetkililer ne yapar bilemiyorum, ama sınav tarihi yaklaşırken koca koca çocukların altlarını ıslattıklarına, panik atak olduklarına, geceleri kâbus gördüklerine, kekelemeye başladıklarına şahit oldukça benim de psikolojim bozuluyor.
Bu pazar YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) var. Sözüm tesir eder mi size bilemiyorum ama bunaltmayın çocuğunuzu. Bırakın şu son bir hafta dinlensin, kendine gelsin. Sınav her şey demek değil. Zira bazı kayıplar, sınavı kaybetmekten daha acı verir insana...
Yazarın 18 Mart 2013 tarihli yazısıdır
Allah bizi insan ede
İnsana hizmet etmek insanı sevebilmekle başlar.
İnsan sevgisi barındıran kişilerin iki duygu durumu belirgindir: “Mahcubiyet” ve “Tevazu”. Tersinden söyleyecek olursak, insan sevgisi olmayan kişiler alçak gönüllü olmayı ve mahcubiyet hissini bilmezler. Bu hâl “duyarsızlık”tır.
Ve bütün zarara uğratıcılar ‘duyarsız’lardır.
Katiller ‘duyarsız’lardır örneğin. Öldürdüğü kişinin çocuklarına karşı kendini mahcup hissetmezler. Onların acısını duymazlar…
Duyarsızların en çok zarara uğrattıkları kişiler, kadın, çocuk, yaşlı ve engellilerdir. Çünkü bunlar zayıftır, savunmasızdır. Ve duyarsızlar savunmasızlara zarar vermekten haz alırlar.
Duyarsız bir kişi, civciv dolu bir kümese giren kedi gibidir. Sevimli yüzüne aldanmamak gerek, bütün civcivleri telef eder onlar.
Küçükken bir kümesimiz vardı. Pazardan aldığımız civcivleri koymuştuk içine. Bir sabah kalktığımda civcivlerimin korkak ve ince sesleri geldi kulağıma. Hemen bahçeye koştum. Korku içinde sağa sola kaçıştıklarını gördüm. Onların korkusu beni de korkuttu. Neden korkmuşlar da sağa sola kaçışıp köşeye sinmişler ve çaresizce ağlaşıyorlardı? Arkama dönüp baktığımda duvarın üzerine sinmiş, bir çift “duyarsız göz” gördüm. Kedi, korku salan gözlerle civcivlere bakıyor, civcivler o bakıştan ürkerek sağa sola kaçışıyordu. Kedi, benim kendisine baktığımı görünce yüzü yumuşadı, “miyav” diyerek kucağıma çıkmak istedi. Civcivlere gösterdiği yüzünü bana göstermiyordu. Çünkü civcivler zayıftı, bense güçlüydüm.
Anne babası olmayan çocuk korumasız bir civciv gibidir. Onlar şirin görünümlü aç kedilere teslim edilmez. Perişan olurlar.
Bütün bunları neden söylüyorum. Çünkü kırgınım ve üzgünüm.
Geçen hafta gazetelere, anne babası olmadığı için, İskenderun’da bir “sevgi evinde” kalan çocuklara neler yapıldığının haberleri yansıdı.
Çocuklara bir anne şefkatiyle sahip çıkması gereken görevli kadınlar, yaramazlık yapıyor diye onları oklava ile dövmüş, tuvalete kilitlemiş, yağmur altında bekletmiş, 12 yaşındaki bir kız çocuğunu kendi evlerine götürüp temizlik yaptırmış. Haberi okuyunca içim daraldı.
Ülkemizde son dönemde hızla yayılan sevgi evlerinde görev yapan kişilerin mesleki bilgi ve becerisinden önce, “duyarlılığına”, yani insan olma özelliği taşıyıp taşımadığına bakılmazsa, yarın bu türden haberleri çok okuruz diye endişelendim.
Çocukluk çağında telef olma, yetişkinlikte zarara uğramaya da benzemiyor, bir ömür boyu insan ruhunda izi kalıyor.
18 yaşında bir delikanlı gelmişti yanıma.
“Kendimi çok değersiz hissediyorum.” dedi.
“Ailen var, KARDEŞlerin var…” dedim. “Var ama…” dedi ve sustu. “Olsun” dedim, “Kimsenin sana değer verip vermemesi ile sen değerli veya değersiz olamazsın. Sen insansın. Ve değerlisin. Bu yeter.” dedim. İkna edemedim. “Doğrusunuz, ama…” dedi, sustu.
“Bana çocukluğunu anlatır mısın?” diye sorduğumda, ilk anlattığı şey ilkokul öğretmeni oldu: “Hiç unutamıyorum, birinci sınıftaydım, ders sırasında çok sıkışmıştım. Öğretmenimden lavaboya gidebilmek için izin istedim, ‘otur oturduğun yerde’ deyip izin vermedi. Tutamadım kendimi ve oturduğum yerde altıma kaçırdım.”
Sonra sustu ve ağladı. “Sonra…” dedim. “Öğretmenim altıma kaçırdığımı gördü, sert bir sesle ‘kalk tahtaya’ dedi. Arkadaşlarımın içinde bana ‘Altına yaparak dışarı çıkacağını zannediyorsan yanılıyorsun. Çıkartmayacağım seni dışarı!’ dedi ve ders bitene kadar ıslak pantolonumla beni tahtanın önünde bekletti. Hâlâ insanların karşısında ayakta dururken, sanki altım ıslakmış gibi hissediyorum, insanların karşısında duramıyorum.” dedi.
Bilmem yetkililer bu konuda ne düşünür ama, çocukla baş başa kalınan mesleklerde, mesleki bilgiden önce “insan olma” özelliklerine bakılmazsa, bu kişilerin alçak gönüllü olup olmadıklarına bakılmazsa, bu ülkenin civcivleri telef olur. Sonra telef olanlar telef edici olur.
Erzurumlu Alvarlı Efe Hazretleri ne güzel söylemiş: “Allah bizi insan ede…”
Yazarın 08 Nisan 2013 tarihli yazısıdır
Çağın hastalığı: Narsisizm
Kişilik bozuklukları içinde en sinsi olanı ‘narsist kişilik bozukluğu’dur.
Zira kişi, narsist olduğunu bilmez. O kendini beğenerek değil, insanları yetersiz bularak kendini yüceltir.
Nedir narsist kişilik bozukluğu? Kişinin kendini ‘bir şey’ zannetmesi hâlidir. Kendini beğenme, başkalarını yetersiz bulma hastalığına yakalanmasıdır.
Araştırmalara göre, toplumların yüzde 1’inin narsist kişilik bozukluğu taşıdığını biliyoruz.
Yüzde 1 az gelmesin sakın, zira böylesi kişiler duyarsızlıklarından elde ettikleri güç ile toplumda kolay yer edinir. Etraflarında zayıf kişilere tesir eder ve onları istediği gibi kullanırlar ve genelde başarılıdırlar. Ancak bu, başkalarını ezmek ve duyarsızca yaşamaktan kaynaklandığı için, gerçek bir başarı değildir.
Gerçek başarı, kişinin, başkalarını ezerek değil, işbirliği ile elde ettiği başarıdır.
Bu sebeple daha okul öncesi dönemden itibaren çocukta ‘bireysellik’ değil, ‘kolektif’ hayat becerisi yetenek hâline getirilmelidir. Çocuğa yalnız kendi değil, arkadaşı başarılı olduğunda onun adına da mutlu olmayı ve onu tebrik etmeyi bilecek şekilde telkinler verilmelidir.
Ebeveynler tek başına başarabilen çocukları ile gurur duysa da, böylesi bir ruh edinen çocuk bir süre sonra anne babasını bile beğenmez. Zira narsist kişide ‘acıma’, ‘sadakat’ yoktur, ‘vefalı’ değildirler, kimseye ‘bağlanamaz’, ‘âşık’ olamaz. Zira o kendisine âşıktır.
Narsist kişiler kırılgandır, eleştirilmeye tahammülü yoktur, kendisini eleştirene öfke duyar.
Kişi nasıl oluyor da böyle oluyor, insan böylesi bir ruha nasıl dönüşüyor? Araştırmalar gösteriyor ki, bu hastalığın temeli çocukluk yıllarında atılıyor, fakat yetişkinlik döneminde tetikleyici faktörler oluştukça bu hâl ortaya çıkıyor.
1- Çocukluk yıllarında, annesi ile ‘bağlanmasında’ problem yaşamış çocukların yetişkinlikte narsist kişilik bozukluğuna daha ‘yatkın’ olduğu biliniyor. Reddedici, otoriter ve baskıcı annelerin çocukları önce içlerindeki anne yoksunluğunu ‘bastırmayı’, kendi iç dünyalarına ‘derinleşmemeyi’, fazla ‘duygusal olmamayı’, kimseye ‘bağlanmamayı’, ‘güvenmemeyi’ öğreniyorlar. Annesine güvenle bağlanamayan kişi, hayata güvenle bakamıyor.
2- Çocukluk yıllarında ‘aşağılanmış’ kişiler narsisizme yatkın oluyor. Kişi aşağılandıkça kendini güçlendirmeyi, kendini güçlendirdikçe başkalarını hissetmemeyi, onları ezmeyi bir tarz hâline getiriyor. Ebeveynler çocuklarını şu ya da bu sebeple aşağılarken aslında duyarsızlaştırdıklarını görmelidir. Duyarsızlık ruhsal ölümdür. En basitinden söylenecek olursa, KARDEŞi ile kıyaslanan çocuk, aşağılanan çocuktur. Ödevini yapmadığı için sınıfta alay konusu edilen çocuk adım adım duyarsızlaşan bir çocuktur.
3- Yine çocukluk yıllarında, ebeveynleri tarafından devamlı ‘övülmüş’ çocuklar da potansiyel bir narsisttir. Örneğin bir ebeveyn ‘Benim kara gözlü kızım, senin eşin benzerin yok’ diyerek kızını sevmişse veya ‘Benim oğlum gibisi yok bu dünyada’ denilerek çocuğa bu övüngen ruh edindirilmişse, böylesi çocuklar potansiyel narsisttir.
Narsist bir kişiye anne babalık yapmak kadar zor ebeveynlik yoktur. Zira narsist kişinin duygularına erişmek, ona hitap edebilmek zordur. Böylesi bir kişi hem çevresine hem de içinde bulunduğu topluma zarar vericidir.
Nedir tedavisi bu durumun peki?
Belki her kişilik bozukluğunun tedavisi kolaydır, ama narsist kişilik bozukluğu, tedavisi en zor olanlarından biridir.
Zira narsist kişi, kendisinde bir rahatsızlık olduğunu düşünmez. O kendisinin anlaşılmadığını zanneder. Bundan dolayı psikolojik tedavi sürecine dâhil olması zordur. Böylesi bir sürece girse bile kendisini yeniden yapılandıracak olan psikologdan kendini üstün görür. Ona güvenemez, kendini tedaviye teslim edemez.
Ama her ne kadar zor da olsa yine bir psikolojik tedavi süreci vardır narsist kişilik bozukluğunun.
Ebeveynler böyle bir çocuk sahibi olmak istemiyorsa, onlara ‘övüngen’ değil, ‘mütevazı’ bir ruh edindirmelidir. Övgü ile ayaklarını yerden kesmek yerine onlara ayakları yere basan sevgiler sunmalıdır. Kendini bir şey sanmak yerine, insanlarla uyum içinde olmayı üstün meziyet olarak tanıtmalıdır.
Yoksa evde bir narsist yetişirse, o sadece o aileyi değil, içinde bulunduğu toplumu da yok eder ve kimsecikler farkına bile varamaz.
Yazarın 13 Mayıs 2013 tarihli yazısıdır
Baba yoksunluğunun acısı kız çocuklarda daha derin oluyor
Gençlerle yaptığımız görüşmelerde dramatik bir gerçekle hep yüzleşiyoruz. Şimdilerde liselere kadar yayılmış olan “sevgili edinme” davranışının ardında maalesef “ebeveyn ihmallerini” görüyoruz.
Özellikle babaları tarafından ihmal edilen kız çocukları, içlerinde eksikliğini hissettikleri ve çoğu defa “anlam veremedikleri boşluğu” erkek arkadaşı edinerek gidermeye çalışıyor.
17 yaşındaki bir genç kız, okuldaki problemleri için yardım talebinde bulundu. Annesinin ifadesiyle çocuğun notlarının neredeyse tamamı zayıf. Okulla, eğitimle hiç ilgisi kalmamış. Hırçınlık ve huzursuzluk had safhada.
Önce anne ile görüştüm. Çaresizliği her halinden okunan kadın, kısık bir sesle “Ne yapalım beceremedik hocam.” diye başladı konuşmaya ve gözyaşını usulca sildi: “Biz okusun, hayırlı evlat olsun diye dua etmiştik. Nasıl bir çocuk oldu, ben de bilemedim. Geçen yıl daha iyiydi, bu yıl hepten koptu bizden. Elinde bir telefon, sabahtan akşama kadar onunla uğraşıyor, bir kez kafasını kaldırıp yüzümüze bakmaz oldu.”
Sordum: “Ne yapıyor ki telefonla?”
“Bilemiyorum ki. Sorduğumda ya ‘Arkadaşlarımla mesajlaşmak da mı yasak ya!’ diye tepki gösteriyor ya da oflar puflarla odasına çekiliyor. Sözüm geçmeyince ne yapayım ben de şaşırdım.”
- “Babasını da mı dinlemez?”
- “Babasından korkar korkmasına ama o da ayrı problem!”
- “Nedir, sorun babası ile?”
- “İlgisiz işte… Eve sanki yatmaya gelir. Oturup çocuklarla oyun oynadığını görmedim. Ben ‘Azıcık şu kızla ilgilen’ dediğimde, ‘O benimle ilgilensin’ der. Ben çocuklarla ilgili bir problem söylesem, ya ilgilenmez ya da çok üstüne gitsem hemen köpürür, kızar, bağırır, çağırır. Problem çözmeyi bağırmak çağırmak zannediyor. Zaten doğru düzgün sohbetlerimiz hiç olmaz evde. Günlük konuşmalar işte. Derin bir muhabbet yok. Ben de artık umudu kestim, bir şey söylemiyorum.”
Yokluğun verdiği acıyı anlatıyordu bu kadıncağız.
Anneden sonra babayı davet ettim odaya. “Nedir sorun?” diye sordum.
- “Hocam sorun morun yok. Bizim hanım böyle işte. Güya ben geç geliyormuşum, çocuklarla ilgilenmiyormuşum, kendi başına çocuklara yetemiyormuş. Benim annem 5 tane çocuğu tek başına yetiştirdi. Şimdiki kadınlar bir tane çocuk yetiştirmekten acizler.”
- “Babanız yok muydu? Neden anneniz ‘tek başına’ 5 tane çocuk yetiştirdi?”
- “Vardı da yoktu işte babam. Kendi halinde bir adamdı. Ama annem babamın yokluğunu hiç aratmadı. Koca evi çekip çeviriyordu. Annem çok otoriter bir kadındı. Babam ilgisizdi ama bir ‘kızılcık sopası’ vardı, bir hata yaptığımızda etlerimiz kabarana kadar döverdi de yine de sesimizi çıkartmazdık. Şimdiki çocuklara bir laf bile söylenmiyor.”
- “KARDEŞleriniz nerede, onlarla görüşüyor musunuz?”
- “Vefasız çıktı onlar hocam sormayın. Erkek KARDEŞlerimden biri boşandı, gitti, kendinden 5 yaş büyük 3 çocuklu bir kadınla evlendi. Çocukları perişan. Benim küçüğüm var erkek. O da ne evlendi ne de iş güç sahibi. Kız KARDEŞim var ama hayırsız, ne arar ne sorar. Onun da kendine göre problemleri var tabii. İşte biz de böyle uğraşıp duruyoruz.”
Şaşmaz bir gerçek sanki. Aile içinde ilgisizlik başka bir şey, babanın ilgisizliği daha başka bir şey. Baba sanki bir tespihin ipi gibi taneleri bir arada tutuyor. Babanın yokluğu çocukları sağa sola savuruyor maalesef.
Kızı davet ettim sonra. Bir baba yoksunluğunun kız çocukta bıraktığı izleri kalbimin gözyaşları ile dinledim. Ailede göremediği sevgiyi, dışarıda erkek arkadaşlarından bulmak için çaba sarf eden, bulduğunu zannettiği sevgilerin hep zararına uğrayan, sonra yeni bir arayış ve sığınılacak bir liman ihtiyacı hisseden bir kız. Sonra yeni bir hayal kırıklığı ve yeni bir arayış… Sonunda ‘Ben bunları yapacak biri olamam’ diyerek kendiyle çelişip bunalmalar, hırçınlıklar, kendinden nefret etmeler… Ve sonunda ailesinden habersiz intihar girişimi.
Çıkışta babaya ayaküstü “Kızınızla ilgilenin, onunla gezin, sohbet edin.” dedim. “Bana değil hocam, annesine söyleyin. Ben kızımla hep ilgilendim, ilgilenirim de merak etmeyin.” dedi…
Ama ben merak ederim… Zira çocukla ilgilenmenin ne demek olduğunu kendi çocukluk döneminde doyasıya yaşamamış bir kişinin çocuğuyla ilgilendiğini zannetmesi çoğu defa bir yanılgıdan ibarettir… Ta ki çocuklarıyla ilgilenen bir başka aile görüp de kendisine çekidüzen verinceye kadar...
Yazarın 27 Mayıs 2013 tarihli yazısıdır
Çocuklarda Dikkat Eksikliği bir yanılgı mı?
Ülkemizde ilkokul çağındaki her 20 çocuktan birine “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu” teşhisi konuluyor… Ve yıllarca sürecek bir ilaçlı tedavinin ilk adımı işte bu teşhis ile başlıyor.
Çoğu defa okuldaki arkadaşları gibi öğrenemediği gerekçesi ile, yolu doktora düşen bu çocuklar, maalesef bir süre sonra ilaç kullanıyor olmaktan dolayı da “yetersizlik” hissi içine de giriyorlar.
Arkadaşları ilaç içmeden dersleri dinleyebildikleri halde, bir çocuğun ilaç kullanmak “zorunda” kalması, o çocukta yetersizlik hissini oluşturur.
Ülkemizde yıllık yüzbinlerce kutu dikkat eksikliği için ilaçlar satılıyor. Sektör çok canlı.
Sınavlarda başarısı düşük olan, derste öğretmenini anlamayan, ödevini yapamayan çocuklar “acaba” denilerek hastaneye götürülüyor ve çoğunluğu ilaç kullanma ‘zorunluluğu’ ile okullarına dönüyorlar.
İlaçtan önce coşku dolu, heyecanlı, kıpır kıpır olan çocuklar, ilaç kullanmaya başladığından itibaren gözlerindeki ışık sönüyor, gözbebekleri büyüyor, bakışları tuhaflaşıyor. O coşku dolu halleri garip bir durgunluğa dönüşüyor.
Birçok ebeveyn çocuklarındaki bu garip hali içlerine sindiremediği için, “Acaba iyi bir şey mi yapıyoruz?” diye vicdanen rahatsızlık duyuyorlar.
Peki, okuldaki başarısızlıkların gerçekten altında dikkat eksikliği mi yatıyor?
Veya “dikkat eksikliği diye bir şey var mı?”
Yoksa, yıllar sonra ortaya çıkacak bir yanılgı, bir “mit” midir “dikkat eksikliği” hikâyesi?
Eğer dikkat eksikliği bugün için bilimsel bir gerçeklikmiş gibi dursa da, yarın bunun bir yanılgı olduğu ilan edilemez mi?
Hatırlarsanız, bir zamanlar yumurtanın, “kalp ve damar” hastalıklarına sebep olduğunu duyuyorduk doktorlardan. Bu yüzden kalp hastalarına yumurta yedirilmiyordu.
Ama yıllar sonra öğrendik ki, bu bilgiler doğru değilmiş.
Surrey Üniversitesi’nden bir grup akademisyen aslında yumurtanın insan sağlığına zarar veren bir yanının olmadığını ve istendiği kadar tüketilebileceğini açıklayınca herkes şoke oldu. Hatta bu açıklamadan sonra birçok doktor kalp ve damar hastalığı olup da yıllardır yumurta yemelerini yasak ettikleri hastalarından özür dilemişlerdi.
İşte bunun gibi, bir zaman sonra da “akli dengesi yerinde olan hiçbir çocukta dikkat eksikliği” diye bir şeyin olmadığı, bunun “normal çocukluk hali” olduğu anlaşıldığında ağır ilaçlarla tedavi uygulanılan insanlardan “özür” dilenecektir umarım.
Biz artık biliyoruz ki, çocuklar, “şiddetli merak duygusundan” dolayı zaten dikkatleri hep başka başka yerlerdedir, dağınıktır.
Çocuk, okula geldiğinde evdeki oyuncağını düşünür. KARDEŞi ile kavgasını düşünür. Dışarıda kuş görse, o kuşun nasıl uçtuğunu, arkadaşında kalem görse, ne güzel bir kalem olduğunu düşünür. Aynı anda yüzlerce düşünce gelip gider zaten “normal” bir çocuğun zihninde.
Önemli olan bunca “düşünce akışı” içinde, eğitimci çocuğun zihnini kendi anlattıklarına doğru bir “merak hissi” ile yönlendirebilmesidir. Dikkatleri toplayabilmek, çocuğun değil, eğitimcinin becerisidir. Adını çokça duyduğumuz ama kendisini henüz ülkemizde bir türlü göremediğimiz “çocuk merkezli eğitim”in temel amacı, eğiticinin birtakım enstrümanlar kullanarak çocuğun dikkatini anlatılan konuya odaklayabilmeyi sağlayabilmektir.
Böylesi sıcacık ve rengârenk dünyası olan insana, “yavan” bir eğitim sunmak, “can sıkıcı” bir eğitici ile baş başa bırakmak, daha ilkokuldan itibaren “ödevler” altında ezmek ve sonra da yetişkinin beklentileri altında ezilmiş bu çocuğu “dikkatini toparlayamıyor” diye etiketlemek çocuğa saygısızlıktır.
Hele ki okul öncesi dönemdeki çocuklardan bile “akıllı uslu” olmalarını beklemek, öğretmen ne anlatıyorsa onu dinlemeleri için “baskı” kurmak ve öğretmene uyum sağlamayan çocuklara da dikkat eksikliği var denilerek ilaç içirmek, küçücük bedenler üzerinde kurulan haksız bir tahakkümdür.
Henüz 4-5 yaşındaki çocuk zaten kıpır kıpırdır. yaşamı öğrenmek için güçlü bir merak duygusu vardır. Her şeye elini atar, kendisi yapmak ister. Merdivenlerden inerken bile elinin tutulmasını istemez, kucağa alsanız tepinir, yere inmek, koşmak, coşmak ister.
Halbuki okulda öğretmene dikkat edemediği için doktora götürülen çocuk, nasıl oluyor da bitmek tükenmek bilmez bir enerji ile oyununa konsantre olabiliyor. Markette gördüğü oyuncağa yoğunlaşabiliyor. Dikkat ile televizyon izleyebiliyor. Babasının cep telefonu ile saatlerce uğraşabiliyor? Eğer dikkat dağınıklığı olsaydı, çocuk ne televizyona bakabilir ne de arkadaşları ile oyunlar oynayabilirdi.
Sanırım bunları duymak ülkemiz için biraz erken, ama bir gün gelecek, “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu” denilen şeyin aslında “normal çocukluk hali” olduğu anlaşıldığında, çocuklara karşı çok mahcup olunacak.
Var mısınız eğitimde gerçekten reform yapmaya?
Kim istemez ki çocuğuyla hafta sonu oturup kahvaltı yapmayı? Hafta içi iş güç, okul derken birbirini neredeyse göremez hâle gelen aile bireylerinin, hafta sonu bir kahvaltı sofrasında yan yana gelmesini…
Ama olmuyor işte…
Bu ülkenin çocukları için kurguladığınız ve iyi bir şey olduğuna öylesine emin olduğunuz “klasik eğitim sistemi” aile bütünlüğünü öylesine bozuyor ki, ne tadı ile tuzu ile akşamlar kalıyor ailelere, ne de bir hafta sonu…
Soruyorum vicdanı olan herkese: Okula giden çocuğu olup da ailecek bir akşam vakti, sınav stresinden ve ödev kaygısından uzak keyiflice dakikalar geçiren kaç aile var bu ülkede?
Kaç tane çocuk, akşam vakti, ödev derdi olmadan, babasının kolları arasında keyiflice dakikalar geçirebiliyor veya kaç tane çocuk annesi ile bilmece, bulmaca, tekerleme, sayışmaca oynayabiliyor akşamları?
Yapılması gereken sayfalarca dolu ödev, okunması gereken sayfalarca kitap varken, çocuklar ailesi ile nasıl bütünleşebilir ki? Çocuk akşam vakti KARDEŞiyle, anne-babasıyla oyunlar oynasa, ertesi gün ya öğretmeninin azarını işitecek ya arkadaşlarının içinde rezil olacak ya da sınavdan zayıf alacak.
Kendisini zorlasa, ödevlerini yapmaya çalışsa, yorgunluktan neredeyse durmuş zihninin kontrol edemediği gözleri ile ya yazıları okuyamayacak veya yorgunluktan kalem tutamaz hâle gelmiş parmaklarıyla çaresizce yazı yazmak için kıvranıp duracak. Bir de “Ödevini yaptın mı?” diye başında bekleyen anne-babasının kaygısını da düşününce, işte size eğitim felsefemiz…
Rica ederim siz söyleyin, bunu mu layık gördünüz ülkemiz çocuklarına sunacağınız eğitim sistemi olarak? Baskı ve zor altında bırakılan çocuklara sunduğunuz şeylerin adı mı eğitim?
Bunca yıldır ailelerle görüşüyorum, onların çocuklarına dönük kaygıları ile yüzleşiyor, ağıtlarını duyuyor, dua ve beddualarına şahit oluyorum. Ama sizi temin ederim ki bu ülkede çocukları ile huzurlu akşam yaşayan anne-babalara neredeyse rastlamadım ben.
“Bizim çocuğun maşallahı var, sadece okulda öğretmeninin anlattıkları ile bütün bu sınav bariyerlerini aştı, aile bütünlüğümüz de bozulmadan falanca üniversiteyi bitirdi” diyebilecek kaç aile var milyonlarca kişinin yaşadığı şu ülkede?
Yok, maalesef yok! İster bu ülkenin bakanı olun ister başbakanı, ister iş adamı olun ister bürokrat, eğer çocuğunuzun eğitimde yarı yolda kalmasını istemiyorsanız, gündüz okula, gece ödeve razı olacaksınız. Ama yetecek mi bu? Yine de yetmeyecek. Çünkü karşınıza bir süre sonra bir de “sınava dayalı yerleştirme sistemi” çıkacak. Çocuğunuzun, merkezî sınav sisteminin ne olduğunu bilmeden, deneme sınavları yapmadan, sınav mantığını öğrenmeden, geçmiş yıllarda çıkmış sorulara şöyle bir göz atmadan zorlanacağını ve başarısız olacağını da biliyorsunuz.
Şimdi eğri oturup doğru konuşmalı. Bütün bu anormal yapının sorumlusu, çocuklara ödevler veren öğretmenler mi? Çocuklarının bu karmaşık yapıda takılıp kalmaması için çaba sarf eden anne-babalar mı?
Şimdi siz, hem 1900’lü yılların Katolik Avrupa’sının “klasik eğitim sistemini” ısrarla uygulamaya çalışın, modern eğitim sistemlerinden haberiniz olmasın hem de eğitimde yetersiz kalan çocukların kendilerini kurtarmak için buldukları eğitim fırsatlarını ellerinden alın… Bu haksızlık, hem de büyük haksızlık!
Sanki anne babalar çocuklarından ayrı kalmayı çok istiyor, sanki çocuklar her yerden heyula gibi hortlayan ödev, ders, sınav sözlerinden çok mutlular. Bunların hiçbirinin sorumlusu bu kişiler değil. Sorun ısrarla böylesi bir kaotik sistemi ülkemize dayatan eğitim yöneticilerinde.
Eğer varsa eğitimi kurgulayacak birkaç kişilik akil heyetiniz, sınavsız bir eğitim sistemi oluşturun. Sınavsız eğitim sistemi nasıl olur diye soruyorsanız, o zaman zaten sınıfta kalan siz olursunuz. Gidin bakın dünyanın eğitimdeki en başarılı ülkesi Danimarka’ya. Çocuklar 7. sınıfa kadar yazılı nedir, sözlü nedir bilmiyorlar bile. Sınavları yok 7’ye kadar. Okula keyifle gidiyor, “yaşama ait bilgileri” öğretmenlerinden keyifle öğreniyorlar. Sakın birtakım bahaneler üretip “Onların nüfusu, onların yaşam standartları” demeyin, özgür düşünün, açın ufkunuzu, neler göreceksiniz neler…
Kurun böylesi bir eğitim sistemi, görün bakalım aileler çocukları ile nasıl da buluşacak akşamları kestane patlatırken ocak üstlerinde… Ve babalar çocukları ile nasıl da sarmaş dolaş olacak ödevsiz ve sınavsız bir eğitimin huzurunu duyarken…
Cinsel eğitim vermek için mahremiyet eğitimi zarara uğratılmamalı
Yılın hep bu ayları geldiğinde, çocukların ebeveynler ile çatışmalarında bir artış gözlemliyoruz.
Ergenlik öncesi çocuklara bir hâl oluyor. Garip bir hâl… Ne oluyorsa bu dönemde çocuklarda, kimi zaman huzursuzluk, agresiflik, hırçınlık, kimi zaman da içe kapanıklık gözlemliyoruz.
Bununla birlikte her yıl tam da bu dönemde içlerinde bir “hortlak” uyanmışçasına cinselliğe merak saldıklarına şahit oluyoruz.
Aileler, çocuklarında o güne kadar hiç rastlamadıkları şekilde internet arama motorlarında ahlak dışı kelimelerle arama yaptıklarını, filmlere ve resimlere yöneldiklerini şaşkınca dile getiriyorlar. Yardım istiyorlar.
Önceki hafta 11 yaşında kızı olan bir anne yardım talebi ile kapımı çaldı. Biraz mahcup, biraz utanarak “Hocam, hiç iyi değilim. Kızım beni hayal kırıklığına uğrattı.” dedi.
“Ne oldu ki?” diye sordum.
“Aslında kızım çok ahlaklı, dürüst, masum bir kızdı. Ama babası bir gün, kızının internette hangi sitelere girdiğine bakmak istedi. Şok geçirdik. Kızım defalarca uygunsuz sitelere girmiş. Çok kötü yazılar, resimler... Hocam hiç sormayın…” diyerek elini dudaklarına götürdü ve ağlamaya başladı. “Ben kızımın böyle bir şey yapabileceğini hayal dahi edemezdim. Şu an onun yüzüne bakamıyorum. İçimde ona karşı bir tepki var. Bize yardım edin.” dedi.
“Peki” dedim ve kızını davet ettim yanıma.
İçeri girdi. “Buyur otur istersen” dedim. Tam da karşıma utana sıkıla oturdu.
Yüzünü yere çevirdi. Parmakları ile kazağının kenarından sarkan bir iple oynamaya başladı. Sıkılıyor olduğu her hâlinden belliydi.
“Ne oldu, neden annenlerle kavgalısın?” diye sordum. Kızardı önce, cevap vermedi. Sonra yavaş yavaş anlattı: “Babam bilgisayarıma bakmış. Ben bazı sitelere girmiştim, ona kızdılar.”
- O sitelere girmek nereden aklına geldi ki?
- Arkadaşlarım söyledi. Sınıfta herkes biliyor zaten. Merak ettim.
- Ne zamandır bunlar konuşuluyor ki okulda?
- Şey! Öğretmenimiz derste anlatmıştı.
- Neyi anlattı?
- Şey! Fen dersinde üreme konusunda anlatmıştı öğretmenimiz. Ondan sonra herkes şakayla bunları konuşmaya başladı zaten.
Çocuğun utana sıkıla anlattığı hikâye bana çok şey ifade etti.
Zira şu an okullarda fen dersi içinde yer alan “üreme” konusu, çocuklara hem erken yaşta hem de “topluca” verildiği için fayda sağlamak yerine zarar veriyor. Çocuklarda erken yaşta cinselliğe karşı merak duygusu uyandırıyor. O yaşta gündemlerinde olmayan bir konuyu “kontrolsüzce” ve “laubalice” konuşulur hâle getiriyor. Pandora’nın Kutusu açılıyor, sonra çocuklar öylece kendi hâllerine bırakılıyor. Bu konuları duyan çocuklar ne yapıyor, kendi aralarında neye yöneliyor kimse takip etmiyor.
Ben şahit olduklarımı söyleyeyim. Bu dersten sonra çocuklar kimi zaman uygunsuz davranışlara yöneliyor kimi zaman da içlerindeki huzursuzlukları gizlemeye çalışırken aileleri ile çatışıyorlar…
Bu sorunu bizzat yaşamış olan birini siz de duymak isterseniz anlatayım. Önceki hafta radyo programına telefonla bağlanan bir dinleyici, 6. sınıfta aldığı bu dersten sonra cinselliğe nasıl merak saldığını anlattı. Küçük yaşta uyarılan duyguları ile kendi bedenine yöneldiğini ve yıllardır da bu alışkanlıktan kurtulamadığını utana sıkıla anlattı. Ve ardından şu acısını dile getirdi: “Şu an kız KARDEŞim 6. sınıfta. Lütfen yetkililer sesimi duysun, KARDEŞim bu konuları duymaya hazır değil.”
Umarım yetkililer cinsel eğitim vereceğiz diye çocuklarda mahremiyet eğitimini zarara uğrattıklarını bir gün fark ederler.
Duyarsız bir kalbin acısını en yakınları çeker
İnsanı insan yapan özellik, “duyma”sıdır.
Duyma, kulağın işitmesi değil, kalbin sızlayabilmesi hâlidir.
İnsan duyabildiği kadar insan, duyabildiği kadar anne, baba, eş ve dosttur. Duyamadığı kadar zarar verici…
Bütün acı çektiriciler, duyarsızlardır. Sorsalar, “Çocuk eğitiminde bir anne babanın en dikkat edeceği şey nedir?” diye, hiç tereddüt etmeden, “Çocuğun duyarlılığının korunması çabasıdır.” derdim.
Zira nerede bir genç gördümse anne-babasına kapıları çarpan, el kaldırıp duvarlara iten, o gençleri duyarsız da gördüm.
Hiçbir anne-baba çocuklarının o masum yüzlerine yakıştıramaz bir gün kendilerine canavar kesileceğini, kendi KARDEŞi ile yaka paça olabileceğini ve belki de kendi eşine, çocuklarına yaşamı dar edeceğini. Ama bana yine sorsalar, “Günümüz insanının en belirgin hastalığı nedir?” diye, yine hiç tereddüt etmeden “duyarsızlıktır” derdim.
Hiçbir anne-baba duyarsız bir çocuk yetiştirmek istemez, ama gel gör ki içinde bulunduğumuz yaşam el birliği etmişçesine çocukları duyarsızlık kuyusuna itiyor, bir daha kolay kolay çıkamazcasına…
Geçen hafta, bayramın son gününde, tek başıma oturdum bir çay bahçesine, su sesi ile kendimi dinliyordum. Yan masada dört genç, gülüşleri, esprileri ile yaşama sevinci dolu dolu sohbet ediyorlardı. Ellerinde akıllı telefonlar, sosyal medyada gündem takip ediyor, birbirleri ile şakalaşıyorlardı.
Bir ara içlerinden biri “La şu çocuğa bak… Kafası parçalanmış.” diyerek (sanırım) savaşta katledilmiş bir çocuğun resmini gösterdi…
Diğerleri uzandı, onun gösterdiği resme baktılar. “Bu ne la!” dedi biri. Bir diğeri “Bunda ne var la! Ben bi tane gördüm, ağızında bomba patlatmışlar, beynin yarısı var yarısı yoktu.” dedi.
Su sesi mu sesi kalmadı kulaklarımda… Boğazıma bir el sarıldı, boğmaya başladı sanki beni… Kalkasım geldi… Sokak sokak deli gibi koşasım geldi…
Dudaklarımı ısırdım… Kalkamadım, kalakaldım…
Garson geldi, dondurma siparişi verdi gençler…
Biraz sonra, birileri daha geldi masaya, espriler, gülmeler, şakalar kırdı geçirdi ortalığı…
Keyif düşmanı değilim ki gençlerin gülmelerini eleştireyim… Aksine, sıcacık yüzlerine ne de güzel yakışıyor tebessümler, sohbetler…
Benim korktuğum şey, gençlerin parçalanmış bir bebek cesedini gördükten sonra dondurma siparişi verebilecek kadar duyma özelliklerini kaybetmiş olmalarıydı… İrkildim birden…
Zira ölümü duyanın iştahı kesilir… Çocuk ölümünü duyanın başı ağrır… Parçalanmış bir çocuğun ölüm hikâyesini okuyanın içi daralır…
Bir masum çocuğun ölü bedenini izlemek insanlarda ne iç daralması, ne baş ağrısı, ne de iştah kesilmesine yol açmıyorsa, korktum birden…
Birkaç duyarlı insan kalsın isterdim şu dünyada, dostça yaşamak için… Ama görüyorum ki buna izin verilmiyor… İnsanlar insanları duyarsızlaştırmak için ellerinden geleni yapıyor. Medya filtresiz, siyaset ayarsız, ağızlar hakaret dolu, görsellerden irin akıyor… Ve insan, acı eşiği yükseldikçe duyarsızlaşıyor.
Kendimi geçtim, ama çocuklar adına endişeliyim. Duyarsızca yetişen nesil, birbirini yer bitirir. Eşini yer, dostunu yer, oturur kendi çocuğunu yer de acısını duymaz…
Ne yapalım peki? Ben çözümü, çocukların kalplerinin ancak taşıyabileceği kadar acı ile temas ettirmekte buldum. Televizyonlarda parçalanmış cesetleri seyrettirmekte, siyasetin nefret söylemleri ile kalplerini taşlaştırmakta değil.
Çocuklara azıcık acıyorsanız, onların kalplerini taşıyamayacakları kadar acı, kin, nefret, öfke ile tanıştırıp duyma eşiğini yükseltmeyin…
Duyarsızlaşmış bir kalp önce en yakınlarına acı çektirir, unutmayın...
Yazarın 04 Ağustos 2014 tarihli yazısıdır
Aşağılamanın hazzı
Önceki gün elektronik postama bir mesaj gelmiş, “Hocam şu videoyu izler misiniz?” diye de not düşülmüş.
Özel televizyonda yayımlanan bir yarışma programından 5 dakikalık kesit gönderilmiş.
Evimizde televizyon olmadığı için, bu türlü programları izlemeyeli yıllar olmuştu.
Biraz izleyeyim dedim… Açtım, azıcık baktım, neye uğradığımı şaşırdım.
Görüntüde, 25 yaşında bir genç kız ile 35 yaşındaki jüri üyesinin arasında geçen diyaloglar var.
Aslında diyalog miyalog yok, “aşağılamanın hazzını” yaşayan bir erkek ile “aşağılanmanın bunalımına” düşmemek için çırpınan bir genç kızın var olma mücadelesi var.
Jüri üyesi, yarışmacının giydiği kıyafeti aşağılıyor, kız duygusallaşıp ağlıyor. Ama ağlaması kâr etmiyor, aşağılayıcı, bu sefer de kızın ağlamasını aşağılıyor. Duyarsızca, hissizce…
Eğer ülkemiz televizyonlarında böylesi programlar yayımlanıyor ve bu programlar gayet güzel reytingler de alıyorsa, kimse kusura bakmasın ama ne toplumsal şiddetin artmasından ne de okullarda çocukların birbirini ezmesinden, aşağılamasından kimsenin rahatsız olmaması gerekir.
Zira aşağılayıcının aldığı hazzı gören, hisseden çocuk bir süre sonra kendisi de aşağılayıcılık eğilimine girer. O da arkadaşını aşağılar, ezer, dalgaya alır …
Ve maalesef aşağılayıcılığın “yanıltıcı üstünlüğü” çocuklar için oldukça caziptir.
Bütün kişilik bozukluklarının sinsi bir köşesinde “aşağılanmışlık” öykülerini bulabilirsiniz.
Narsisler, aşağılanmış kişilerdir örneğin. Çocukluk çağında, ezilmiş, küçük düşürülmüş, değersizleştirilmiş kişilerin, “duyarsızca var olma mücadelesinin” yetişkinlik yıllarındaki karşılığıdır narsisizm.
Ya da duygusal yoğunluk yaşayamayan, sosyal aktivitelerden kaçınan, arkadaşlık kurmakta isteksiz davranan, topluma karşı yabancılaşmış “şizoid kişilik bozukluğu” olanların çocukluk öykülerini dinlediğinizde, bir aşağılanmışlık acısını bulacaksınızdır derinlerde…
Ve her aşağılananın bir aşağılayıcısı vardır. Ne acıdır ki bu kimi zaman kişinin kendi anne babası, kimi zaman öğretmeni, kimi zaman okul arkadaşıdır ve her aşağılayıcının bahanesi “senin iyiliğin için”dir.
Aşağılayıcılık bulaşıcıdır. Aşağılanmışlar, aşağılanmanın acısını, başkalarını aşağılayabildiği kadar dindirebildiklerini fark ettiklerinde, aşağılamanın hazzını da fark edeceklerdir bir süre sonra…
Bir topluma kastedecekseniz, tankla topla saldırmanıza gerek yok, o toplumda “aşağılamanın hazzının nasıl bir üstünlük duygusu oluşturduğunu hissettirmeniz” nesiller boyu o toplumun acı içinde kıvranması için yeterlidir.
Göreceksiniz o zaman, öğretmen, ödevini yapmayan öğrencisine, “geri zekâlı seni” derken acı duymayacak… Bir anne kendisine seslenen çocuğuna, “Ne var be!” derken içi yanmayacak… Veya bir yarışma programında kıyafeti yüzünden aşağılanan kızı izleyenler, o ağlamalardan keyif alacaktır.
Hem kendinize, hem çocuklarınıza bir iyilik yapacaksanız, aşağılayıcılardan ve aşağılamanın hazzını yaşayanlardan korunun.
Ve maalesef tecrübelerimiz gösteriyor ki, aşağılanan çocukların ilk aşağıladıkları kişiler, önce kendi KARDEŞleri ve ardından da anne babaları oluyor, üzgünüm!
Yazarın 20 Ekim 2014 tarihli yazısıdır.
Kalıcı öğrenme nasıl gerçekleşir? (1)
Çocuk davranışlarını gözlemlediğimizde ilginç sonuçlara erişiyoruz. Özellikle kullandıkları savunma mekanizmaları yetişkinlerden çok daha farklı.
Örneğin, çocuk zihninin savunması yoktur. Onlarda yoğun bir “ben savunması” vardır.
Henüz yetişkinliğe erişmemiş bir çocuğa, “Kızım galiba sen geri zekâlısın” deseniz, çocuk kendinden şüphelenir, kendinin gerçekten öyle olduğunu zanneder. Zihin, henüz zarar verici kişilerin kullandıkları ifadelerin gerçek anlamını kavrayabilecek yeteneğe sahip olmadığından, duyguları çarçabuk etki altında kalır çocuğun.
Hâlbuki aynı sözü bir yetişkine söylediğinizde “geri zekalı” olduğundan şüphelenmez, bu sözün asıl amacının kendisini ezmek, incitmek, acı vermek, hatta, sinsice bir yöne yönlendirmek amacını taşıdığını fark edebilir.
Çocuk zihninin bu korunaksız yapısı, yaşadığı her olayın, onun, direkt duygu dünyasına inebileceği anlamına gelir ki işte çocuk ruhunun bu ince yapısı, yetişkinlerden daha farklı bir savunma sistemini devreye sokar.
Çocuk benliğinin kendini korumak için başvurduğu etkin yol, “algıyı düşürmektir.” Bir başka deyişle dış dünya ile ilgiyi azaltmaktır. Bunun en etkin yolu ise hızlanmaktır. Çocuk hızlandığı kadar dışarıdan gelen sinyalleri daha az algılayacak, azalan algı onun daha az acı duymasını sağlayacaktır. Böylece çocuk ne kadar hızlanırsa, acıyı duyumsayacak zamanı o kadar azalır… Ve duygusal olarak rahatlar...
Yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki şiddete maruz kalan çocuklar daha çok hareketleniyor, anlamsız hareketler yapıyor, koşuyor, dil çıkartıyor, gülüyor, yılışıyor… Ve böylece, şiddetin, acısının duygularına inmemesi için masumca bir çaba içine giriyor…
Şiddet, sadece çocuğun dövülmesi, fiziksel olarak zarara uğratılmasını değil, onun sözel olarak aşağılanmasını, küçük düşürülmesini, azarlanmasını, dalga geçilmesini de içerir. Ödevini yapmadığı için aşağılanan, KARDEŞi ile girdiği yarışı kaybettiği için dalga geçilen, misafirlikte düzgün durmayıp anne babasını mahcup ettiği için dönüş yolunda azarlanan çocukların yaşadıkları bu olumsuzlukların acısını unutmak için başvuracakları benlik savunması, hızlanmaktır.
Bunun yanı sıra, duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuklarda da bir hareketlilik gözlemlemekteyiz. Sürekli meşgul bir anne, yorgunluktan çocuğu ile ilgilenmekte zorluk çeken bir baba, her ne kadar çocuğuna şiddet uygulamasa da, bildiğimiz bir gerçek var ki, o da duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar ihtiyaçlarını duymamak için kendilerini bir şeylerle meşgul etme çabasına girerler. Hiçbir şey ile mutlu olamama, her an yeni bir şeye yönelme, yöneldiği yeni uğraşlardan da çarçabuk sıkılıp başka arayışlar arama böylesi çocukların en belirgin özellikleridir.
Çocukların dış dünya ile bağını böylece kesmesi, algısını düşürmesi öğrenmenin önündeki en büyük engeldir.
Bir çocuğun algısının güçlü olması, ancak kendini “emniyette” hissetmesi ile mümkündür.
Çocuk, eğitim ortamında kendini “güven ve emniyette” hissetmiyorsa, böylesi bir çocuğun öğrenmesi, “ezber öğrenme, kaygılı öğrenme, zihinsel öğrenme” olur belki ama “ruhsal öğrenme” olamaz, “edinerek öğrenme” olamaz…
O hâlde, kalıcı öğrenmenin ilk şartı, eğiticinin, çocuğun kendini “güven ve emniyette” hissedeceği bir eğitim zemini hazırlamasıdır.
Öğrendiği veya öğrenemediği bilgiler nedeni ile küçük düşmeyeceği, aşağılanmayacağı, başkaları ile kıyas edilmeyeceği, her hâlükârda kendisinin duygusal olarak destekleneceği bir eğitim ortamında hissetmesi, edinerek öğrenmenin ilk şartıdır.
"Edinerek öğrenmede ""Eylem Dili"" kullanmak (4)"
Eğitimin en önemli kısmı “iletişimdir.” Bir eğiticinin başarısı, iletişim dilini kullanabilme başarısı ile gözlemlenir.
Çocuk ruhsal yapılanması henüz tamamlanmamış insandır. Bu yapılanmanın zarara uğramaması için Allah sanki çocukların içine “kişilik koruma düzeneği” yerleştirmiştir. Bu düzenek, çocuğun yapılanmakta olan kişiliğine zarar verici bir unsurla karşılaştığında, “bilinçaltı bir refleks ile” koruma kalkanı oluşturur…
Örneğin, çocuğa iletilen mesajda bir “inciticilik” varsa, çocuk ya tepkisel davranarak bu inciticilikten korunmaya çalışır ya da “iletişime kapanır.” Dışarıdan gelecek mesajları içtenleştirmemeye çalışır. Böylece eğiticinin sözü “tesirini” kaybeder. Artık çocuğa “oğlum bak sana söylüyorum” diye ne kadar nasihat verseniz de, bu nasihatler çocukta kalıcı öğrenmeye dönüşmeyecektir.
Eğitim sözel anlatımla gerçekleşen bir kazanım olduğu için, iletişime kapanan çocuğun eğitim süreci durmuş demektir. Eğer çocuk, zarara uğradığı halde “iletişime kapanamazsa” veya iletişime kapanmış çocuğun “savunma hali kırılmaya çalışılırsa” böylesi çocukların kişilik yapılanması daha çok zarar görür. Bu çocukların genellikle acıyı duymamak için yılışık davranışlar sergilediğini ya da çevresi ile iletişimini hiperaktif davranışlarla kesmeye çalıştığını gözlemliyoruz.
Çocuk ile kurulan “iletişim dili” yetişkinlerle kurulan iletişim dilinden farklıdır.
Yetişkinler, birbirlerine mesajlarını ya “ben dili” veya “sen dili” kullanarak iletirler…
Örneğin, arkadaşının yanlış davranışı karşısında bir yetişkinin “sen böyle yapmakla yanlış yaptın” diye cümle kurması, “sen dili” mesajıdır.
Aynı kişinin, “Ben bu davranıştan rahatsız oldum” demesi ise, “ben dili” kullanmasıdır.
Uzmanlar, yetişkin iletişiminde “ben dili” kullanımını önerseler de, çocukla iletişimde ben dilini kullanmak doğru değildir.
Şöyle ki, “Ben bu davranışından rahatsız oldum” diye mesaj iletilen çocukların, mesajı ileten kişiden zarar görmemek için, “kendi gibi olmak” yerine, o kişinin “istediği gibi olmaya” çalıştıkları görülmektedir. Böylesi çocuklar anne babalarına sıklıkla, “Üzüldün mü anne? Kızdın mı baba?” diye sorular sorarlar. Bu sorulardaki amaç, onların duygu durumunu öğrenerek “onlara göre” şekil almaya çalışmaktır. Böylece çocuk, aile içinde öğrendiği “başkalarına göre şekil alma” çabasını arkadaşları ile olduğu ortamlarda da kullanmayı bir marifet sanacaktır. Böylesi yetişen kişiler, yetişkinlik yıllarında güçlü bir kişilik yapısı ile “kendilerini ifade etmek” yerine, “başkaları ne der acaba” diye düşünerek bilinçaltı engelleri ile kendilerini ifade etmekten kaçınırlar.
Çocukla “sen dili” ile iletişime geçen yetişkinlerin ise suçluluk duygusu oluşturdukları gözlemlenmektedir. “Sen yanlış yapıyorsun… sen ders çalışmıyorsun… sen nasıl adamsın… sen bu gidişle sınıfta kalacaksın” cümlelerinde yer alan “sen” sözcükleri çocuğun yapılanmakta olan kişiliğini “suçluluk duygusu” ile yavaşlatan ifadelerdir. Böylesi baskılar ile yetiştirilen çocuklar başarılı olsalar da, mutsuzdurlar.
İşte bundandır ki, çocuk ile iletişim dili, yetişkin ile kullanılan iletişim dilinden farklı olmalıdır, o dil “Eylem Dili”dir.
Eylem dilinde ne “ben” ne de “sen” vurgusu vardır, “davranış” vurgusu ön plandadır.
Arkadaşının kalemini izinsiz alan bir çocuğa, “Bir başkasının eşyasını alırken izin almak daha doğru, nazik bir davranıştır” demek veya KARDEŞine kötü söz söyleyen bir çocuğa “Bu sözü söylemek doğru bir davranış değildir” diye bilgi vermek, çocuk ile iletişimin esasıdır.
Eylem dilinde, çocuğun kişiliği ile yaptığı eylem birbirinden ayrı tutulur. “Sen bunu yanlış yaptın”daki “sen” vurgusu kaldırılıp, “Bu davranış doğru değil” şeklinde eylem vurgusu oluşturulur.
Eylem Dili’ni kullanmak, hem yetişkinlik görevi, hem de çocuk hakkıdır.
Zira çocuğun, hangi davranışın doğru, hangi davranışın yanlış olduğunu yetişkinden “aşağılama” yaşamadan öğrenmeye hakkı vardır.
Varoluş izni
Çocuklarının çok sinirli olduğundan şikâyet eden bir anne baba ile karşılaştım. Dokuz yaşında genç bir delikanlı.
Annesi, “Hocam efeliği de kabadayılığı da bize. Evde KARDEŞine karşı acımasız. Dışarıda tam tersi, pısırık. Kaç defa dayak yemiş halde geldi okuldan ağlayarak, sayısını ben unuttum.”
Babası, “Dışarıda kendini bu kadar savunamadığı için gittim karateye yazdırdım. Orada da sorun çıkarttı. Hocasının gösterdiği teknikleri yapamadığı için ağladı, ‘Ben gitmeyeceğim artık’ diye tutturdu.”
Annesi ilave etti, “Sadece karatede değil, bir işi başaramadığı zaman hemen ağlıyor, sinirleniyor. Eşim sağ olsun çocukları ile çok ilgilenir. Ailecek oyunlar oynarız akşam vakitleri. Oyunda yenileceğini anlayınca, birden sinirlenir, ya kızar bağırır ya da oyunu bozar. Bir yerlerde hata yaptık ama nerede bilemiyorum.”
Dinledim anne babayı, ilgisiz bir anne baba değildi bu kişiler. Sorunun kökenine erişebilmek için, genç delikanlı ile de konuşmalıydım, davet ettim içeri.
Baktım, gayet terbiyeli bir çocuk gibi görünüyordu aslında. Birçok anne babanın özeneceği, “akıllı uslu” bir çocuk yani. Biraz sohbet ettik. Sıkılgan bir yapısı vardı belli. Konuşmayı da sevmiyordu. Hal dili ile “bir an önce bitse de gitsek” der gibiydi.
Biraz anne babasından bahsettik. Onları çok seviyordu. Hele annesini o kadar seviyordu ki, o olmadan yaşayamayacağını söyledi. Durdum birden… Ne demek istediğini sordum.
Anladım ki, annesi duygusal olarak o kadar yakındı ki kendisine, bir şeye ihtiyacı olduğunu daha o söylemeden hissedebiliyordu. İçeri girerlerken ben de fark etmiştim, çocuğun montunu annesi çıkartmış askıya asmıştı.
Sordum, ayakkabı bağlamasını bilmiyordu bu çocuk henüz, annesi bağlıyordu hâlâ. Montunun fermuarını çekmesini beceremediği için de annesi giydiriyordu montunu da.
Çocuk dışarı çıktığında anne babayı davet ettim…
Anneye sordum, “Oğlunuzu çok mu seviyorsunuz?”
“Çok seviyorum. Biz sevgisiz bir ortamda yetiştik. 5 yaşındayken annem vefat etti. Üvey anne yanında büyüdüm. Ne babamdan, ne de anneliğimden sevgi aldım. Yaşadıklarımı çocuğuma yaşatmamak için elimden geleni yapıyorum. Ömrüm oldukça da onun üzülmesini istemiyorum.”
Aslında bu anne çocuğunu değil, çocukluğundaki kendisini yetiştiriyordu da farkında değildi. Çocuğu mutlu oldukça, mutlu olan kendi içindeki çocukluğu idi. Çocukluğunda yarım kalan duygularını, çocuğu ile aşırı bağlanarak gideriyordu, ne acı…
Aslında ortada çocuk yoktu, yaşanmamış çocukluk vardı ve acısını çocuğunun üzerinde onaran bir annenin yeteneksiz bıraktığı bir başka çocuk…
Bu aşırı ilgi, çocuğun gelişimini aksatmıştı. Çocuk, kendi yaşının gereklerini yapamıyor olmanın sinirini yaşıyordu aslında.
Hâlbuki çocuk yetiştirmenin özü, çocuğa “kendi eserini ortaya çıkartmasına izin vermektir.”
Bu, çocuğun “varoluş iznidir.”
Dört yaşındaki bir çocuğun uğraşa uğraşa montunun fermuarını çekmeye çalışması, bir varoluş çabasıdır. Boyama kitabını acemi acemi de olsa kendi başına boyaması, annesinin de onu “müdahale etmeden sükûnet ile seyretmesi”, bir varoluş iznidir aslında.
Ve varoluşuna izin verilmiş çocuklardır yaşamda güçlü olanlar.
Çocuk bir iş yapacağı sırada, anne babası çocuktan önce o işi yapmak için adım atıyorsa, bir süre sonra çocukta bir sinirlilik hali oluşur. Bu, kendi eserini ortaya çıkartamamanın öfkesidir. Beceriksizliği kabullenememe öfkesi… Böylesi anne babalar, çocuklarına iyilik ettiklerini zannetseler de, aslında çocuklarını engelli hale getirirler de farkında değildirler.
Parmakları olmayan bir çocuğun montunun fermuarını çekememesi ile çocuğunun her işini yapan bir anne babanın, çocuğunu, fermuarını çekemez hale getirmesi arasında, çocuğun yaşadığı psikolojik zorluk açısından bir fark yoktur.
Yazarın 10 Mart 2015 tarihli yazısıdır.
Ebeveyn-Çocuk ilişkisinin 4 farkındalık seviyesi (1)
Anne babaların çocuk eğitiminde 4 farkındalık seviyesi vardır:
- Yetersiz Farkındalık
- Geleneksel Farkındalık
- Gözlemci Farkındalık
- İçtenleşmiş Farkındalık
Yetersiz Farkındalık seviyesindeki ebeveynlerin en belirgin yanı “ilgisizlikleridir”.
Böylesi ebeveynlerin bir kısmı, çocuk eğitimi diye bir şeyin olmadığını, zaten dünyaya gelen çocuğun öyle ya da böyle, düşe kalka büyüdüğünü, herkesin kendi kaderini yaşadığını düşünürler… Bu gruba giren diğer ebeveynler ise çocuk eğitiminin eşine ait olduğunu, eşinin çocuklarla zaten yeterince ilgilendiğini düşünerek işine ve kariyerine odaklanmışlardır. Onlar için arada bir çocukla şakalaşmak, oyuncak almak, harçlık vermek, bazen alışveriş merkezlerine gitmek, arkadaşları ile sağa sola gitmesine izin vermek “elinden geldiğince” ilgilenmektir.
Böylesi ebeveynlerin çocukları genelde “özgüvenli” olarak görülse de pedagojik olarak ilgisizliğin yol açtığı bir “sınırsızlık” içindedirler. Doyumsuzdurlar… Huzursuzdurlar... Sürekli bir can sıkıntısından bahsederler. Oyalanma arayışı içindedirler. Arkadaş ortamlarına aşırı yönelmeleri, ilgisizliğin yol açtığı değersizlik duygusunu giderme çabasıdır.
Bu gruba giren ebeveynlerden eğitim seviyesi yeterli olanlara “anne baba eğitimi” programları, pedagoji kitap tavsiyeleri ve farkındalık seviyesi yüksek ebeveynlerle tanışma programları iyi gelecektir. Eğitim seviyesi düşük veya kendi psikolojik problemleri nedeni ile ilgisiz ebeveynlere ise önce psikolojik destek sunulup ardından yukarıdaki yardımların yapılması doğru bir yöntemdir.
Geleneksel Farkındalık seviyesinde olan ebeveynlerin en belirgin yanı ise çocuklarının “fizyolojik” ihtiyaçları ile ilgili oldukları hâlde, “ruhsal” ihtiyaçlarını fark edememeleridir.
Böylesi anne babalar sürekli çocuklarının davranışlarından şikâyetçidir: Yemeğini yemiyor… Derslerini yapmıyor… KARDEŞi ile kavga ediyor… Odasını toplamıyor…
Geleneksel Farkındalık seviyesinde olan ebeveynlerin büyük kısmı “el âlem ne der?” düşüncesinden dolayı çocuklarına sürekli bir baskı hâlindedir. Bu baskıların ruhsal kökeni, çocuğunun iyiliği için değil, çevresine karşı itibarını kaybetmemek ve “ne biçim çocuk yetiştirmiş” denilmesinin önüne geçmek içindir,
Bu ebeveynler baskılar arttıkça çocuğunun ruh sağlığının bozulduğunu fark etmek yerine, büyüdükçe saygısızlaştığından, sözünün artık geçmediğinden yakınırlar. “Minnet duygusu” vurgusu ile “çocuğu için neler yaptığını” anlatır durur, “vefasızlıktan” bahsederler. Çocuğun bu duruma gelmesinin bir “duygusal yoksunluktan” kaynaklandığını duymak ve anlamak istemezler.
Böylesi ebeveynle yetişmiş kişiler, genellikle çocukluk döneminde çekingen, ezik ve yetersiz, yetişkinlik döneminde ise aile içinde kavgacı, huzursuz ve fakat dışarıda sakin, uysal görünümdedirler. Genellikle çevresi tarafından sevilen, saygılı, iyi yetişmiş örnek kişiler olarak tarif edilse de iç dünyaları sürekli bir karmaşa hâlindedir.
Farkındalık seviyesinin yükseltilmesi en zor ebeveyn modeli, Geleneksel Farkındalık seviyesindeki ebeveynlerdir. Böylesi ebeveynler, zaten anne babalarından da “öyle” gördükleri için, doğrunun “böyle” olduğuna kesin kanaat getirmişlerdir. Eğer onlar yanlış yaptılarsa kendisinin neden kötü bir insan olmadığını sorar dururlar.
Hatalarını kabul ettiklerinde, bugüne kadar inşa ettikleri itibarlarının yıkılacağı kaygısını taşıdıkları için sürekli bir “kendi gerçeğini gizleme” ve savunucu yanları ile dikkat çekerler.
Psikoloji ve pedagojinin gereksizliğine inandıkları için tedaviye yatkınlıkları da zordur...
Bu grupta bulunan ebeveynler, geleneksel çevrelerinin dışına çıkmadıkça, kendi gibi düşünenlerden “bir süreliğine” duygusal beslenmeleri kesmedikçe, gelenekselliğin ötesinde yeni aile yapıları ile tanışmadıkça çocuğuna verdiği zararı fark edemeyecektir.
(Devam edecek)
Yazarın 07 Eylül 2015 tarihli yazısıdır.
Okul başarısı ayrı şey, yaşamı başarmak ayrı şeydir
Acı ama yazacağım…
Telefonda sesi titrek bir anne “Hocam, çaresizim. Allah rızası için yardım edin.” diye feryat etmişti. “Sorun nedir, ben size nasıl yardımcı olabilirim?” dediğimde, “8. sınıfa giden oğlum garip garip konuşmaya başladı, korkuyoruz.” Dedi. İçim ürperdi. “Buyurun gelin” diyerek görüşmeye davet ettim.
Dünyalar tatlısı bir genç, henüz 13-14 yaşında, ablası ile geldi. Üniversite öğrencisi ablası, “KARDEŞime bir şey oldu, korkuyorum” dedi ve ağladı. “Ağlama, ben size yardımcı olmaya çalışacağım.” dedim.
Genç kız odadan çıktı, KARDEŞi girdi.
Tam karşımdaki sandalyeye oturdu.
İçimde bir garip ürperti hissettim. Bu bakışları tanıyordum. Ama yine de sordum: “Merhaba, benim adım Adem Güneş, tanışabilir miyim seninle?”
Çocuk gözüme anlamsız anlamsız baktı ve “Beni neden suluyorsunuz?” dedi.
İçimde bir şey koptuğunu hissettim. “Nasıl yani?” dedim…
“Benim ziyaretime neden gelmedin sen!” dedi…
Korktum! Hem de çok…
“Adını öğrenebilir miyim canım? Nedir adın?” diye tekrar sordum.
Cevap vermedi.
Çocuğun ablasını çağırdım. “İstersen KARDEŞini dışarıya alabilirsin. Biraz seninle konuşmak istiyorum.” Dedim.
Çocuk dışarı çıktı.
Genç kıza “KARDEŞin ‘Beni neden suluyorsunuz?’ diye sordu. Bu ne demek?” dedim.
Genç kız elini yüzüne kapatarak ağlamaya başladı. “KARDEŞim bir haftadır kendinin öldüğünü zannediyor. Mezarda çiçek sanıyor kendisini. Herkese böyle söylüyor.”
Kanım dondu. Çok tatlıydı yüzü. Ne diyeceğimi bilemedim.
“Peki, son zamanlarda neler yaşadı KARDEŞin?” diye sorduğumda içim cız etti…
“KARDEŞim SBS denemelerinde bölge birincisi idi. Gece gündüz sınava hazırlanıyordu. Bir gece yanıma geldi, ‘abla korkuyorum’ dedi. Ben anlam veremedim önce. Sonra gözlerindeki korkuyu gördüm. Anneme haber verdim. Annem ‘Ne oldu oğlum?’ deyince ‘Beni neden suluyorsunuz?’ deyiverdi. Annem, ‘Oğlum ne diyorsun sen, ne sulaması!’ dese de anneme dönük ama boşluğa bakarak ‘Beni neden mezara koydunuz?’ deyince babam da uyandı, evin içinde bir garip korku oluştu. Annem hem ağlıyor hem dua ediyordu. Cin mi çarptı acaba diye düşündü annem önce, sonra korkuları iyice arttı. Babam belki uykusuzluk ve sınav kaygısından dolayı halüsinasyon gördüğünü düşündü, ‘Hadi yatalım, sabah ola hayır ola.’ dedi ama ben yatamadım… Korku ile birkaç kez yanına gittim durdum. Sabaha karşı uyumuşum. Allah’ım bir rüya olsun gördüklerim diye sabahın ilk saatinde uyandırdım KARDEŞimi. Uyandığında yine o boş gözlerle baktı bana. Anlamsız bir-iki söz söyledi, benim sinirlerim iyice gerildiği için omuzundan tutup salladım, ‘Kendine gel ya, yapma, korkuyorum’ dedim ama sanki uyurgezer gibi idi, hiç etkilenmedi bile. Annemler yanımıza geldiler, annem ağlamaya başladı, babam şaşkındı.”
“Doktora götürdünüz mü?” diye sordum. “Bir haftadır hastanelere gidiyoruz, psikiyatra gittik, ilaç aldık ama hiçbir şey değişmedi.” dedi.
İçim çok yandı. Ne diyeceğimi şaşırdım. “Ben size yardımcı olamam ki…” diyebildim. Genç kız sordu: “Kendiliğinden geçer mi hocam, ne yapalım? Annem diyor, ‘Taşınalım İstanbul’dan. Memleketimize dönelim. Ben oğlumu okutmak falan istemiyorum. Kendim bakar büyütürüm.’ Önümüzdeki hafta da sınavı var, dershaneden öğretmenleri arıyor, onlara da bir şey diyemedik. Ne yapalım? Bize bir akıl verin n’olur!”
Hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. “KARDEŞinizin akıl zembereği boşalmış galiba” diyemedim. “Annenizi dinleyin. Alın KARDEŞinizi gidin buralardan.” diyebildim.
Vedalaştık…
O çıktı, ben kaldım sandalyede tek başıma…
Durdum biraz… Gözlerimi tavana çevirdim… Düşündüm… Sonra kendime hâkim olamadım… Ellerimi yüzüme kapattım ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım…
Bu olayın üzerinden 2 yıl geçti. Bu genç delikanlı ne hâlde bilemiyorum. Aile Konya’ya gidecekti, gitti mi onu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Ülkemizdeki sınavlara yüklenen anlam, çocukların ruh sağlığını bozuyor. Yetkililer ne yapar bilemiyorum, ama sınav tarihi yaklaşırken koca koca çocukların altlarını ıslattıklarına, panik atak olduklarına, geceleri kâbus gördüklerine, kekelemeye başladıklarına şahit oldukça benim de psikolojim bozuluyor.
Sözüm tesir eder mi size bilemiyorum ama bunaltmayın çocuğunuzu. Bırakın şu son bir hafta dinlensin, kendine gelsin. Sınav her şey demek değil. Zira bazı kayıplar, sınavı kaybetmekten daha acı verir insana...
Yazarın 23 Kasım 2015 tarihli yazısıdır.
Ruhsal Daralma ve Bir Pratik Çözüm Önerisi
Bir kişinin psikolojik sorunu olup olmadığını anlamak için, o kişinin çocukla ilişkisine bakmak yeterlidir. Duygu dünyasında sorun yaşayan kişiler, çocukla vakit geçiremezler. “Daralırlar…”
Kendilerini zorlayıp birkaç dakika vakit ayıracak olsalar, patlayacak gibi hissederler. Bırakamazlar çocuğa kendilerini.
Örneğin, oturup çocuğu ile ders çalışamaz böylesi kişiler. Bir süre sonra sinirlenir, bağırır, kızar. Ya kendine ya da çocuğa zarar verirler. Kimi zaman çocuğun kalem tutuşuna kafayı takarlar, kimi zaman yavaşlığına… Hiçbir şey bulamazlarsa “Sen yap ben geliyorum” diyerek terk ederler çocuğun bulunduğu ortamı.
Veya çocuk biraz oynamak istese, oyuna kendilerini veremezler, bir süre sonra “bunalırlar” hemen. Sanki zaman boşa geçiyormuş gibi hissederler. Yapılacak şeyler erteleniyormuş gibi bir hisse kapılırlar, çocuğun ruhsal atmosferinden dışarı atarlar kendilerini.
Ya da çocukla “insan-insana” güzel bir sohbet ortamı kurup sürdürmeyi beceremezler. Uzun uzun anlatılan şeyler daraltır böylesi kişileri. Çocuğun heyecanını duyamazlar içlerinde, bir an önce anlatılanlar bitsin diye, “istemsiz kas gerginlikleri” belirir yüzlerinde. Gözler sağa sola kaymaya, bir oyalanma gereci aramaya başlar.
Hâlbuki kendi çocuğu ile sohbet etmeyi beceremeyen kişilerin çoğu, dışarıda başkaları ile sohbet etmekten oldukça keyif alırlar.
Bu bir çelişki gibi gelir ilk başta…
Hâlbuki çelişki değil, bir işarettir. Kişinin çocukluk yıllarında yaşadığı sorunların, yıllar sonra kendi çocuğu ile dışa vurumunun işaretidir.
Zira çocukluk yılları, “ruhun genişlediği, iç derinliğin” elde edildiği yıllardır. Ruhsal genişlik, özgür bir ortam ve koşulsuz sevgi ile ede edilir.
Bir kişi, kendi anne babasından böylesi bir ruhsal genişliği elde edemedi ise, yetişkinlik yıllarında bu “dar ruh” ile yaşamak zorunda kalacaktır.
Böylesi kişiler “sosyal ilişkilerde” başarılı olsalar da “duygusal ilişkilerde” bir tahammülsüzlük hâli ile dikkat çekerler. Eşlerine tahammülsüz, çocuklarına tahammülsüz, kendilerinden duygusal ihtiyaç beklentisi olanlara tahammülsüzdürler.
Tahammülsüzlük, “ruhsal darlığın” ürünüdür. Ruhsal darlık, çocuklukta elde edilecek bir “genişliğin” kazanılmamasından başka bir şey değildir.
Bu bir kısır döngüdür. Kendi anne babasından ruhsal genişliği elde edememiş kişiler, kendi çocuklarının ruhunu dar bırakır da farkında bile değildirler.
Çocuklardaki ruhsal daralmanın ilk işareti “acımasız KARDEŞ kavgaları” ve ergenlik döneminde “anneye karşı tepkiselliktir.”
Birçok acımasız KARDEŞ kavgası, ruhsal darlığın bir dışa vurumdur. KARDEŞin KARDEŞi ruhen taşıyamaması, onun duygusal yakınlaşma isteğine karşılık verememesi, çatışmaların ana sebebidir.
Ya da ergenlik döneminde baş gösteren anne babaya karşı gelmeler, “of”lamalar, yumruk sıkıp odaya çekilmeler, sebepsiz ağlamalar, “yeter ya yeter!” diye bağırışların kökeninde, “ruhsal darlık” hâli vardır.
Peki, ne yapmalı? Bu sorunun bir uzman yardımı almadan en pratik çözümü, ruhen geniş bir kişinin yanında bulunarak kendi genişliğini onun genişliğinin tesiri ile oluşturmaktır. Ruhen dingin ve sakin kişiler, bir psikoterapist gibi insan ruhuna genişlik verirler. Kendi de ruhen dar, tahammülsüz, huzursuz, hızlı ve kaygılı kişiler ise ruhsal daraltmayı artırır.
Yazarın 14 Aralık 2015 tarihli yazısıdır.
Evliliklerde kıyamet ne zaman kopar?
Bir dost meclisinde sohbet ediyorduk… Laf döndü dolaştı, aile içi iletişime geldi. Herkes aynı şeyi düşünüyordu: “Günümüzde eşler eşlerini ihmal ediyor… Çocuklar ihmal edilmiş eşlerin hırçınlıkları içinde yetişiyor…”
“Çoluk çocukla uğraşacağım derken, dev bir yük biniyor kadınların sırtlarına.” dedi bir akademisyen arkadaşım.
“Kadın da insan. Onun da nefes almaya, çıkıp gezmeye ihtiyacı var.” dedi bir diğeri.
“Kadın ‘da’ insan” diye bakmak, doğru bir bakış açısı değildi, tuhafıma gitti. Zira kadın, “da”sız insandı. Erkeğin yaşamına ortak olmuş bir asalak değil, kendi yaşamının öznesiydi o.
Tuhafıma gitti bu konuşmalar. Anlatmaya çalıştım, ama beceremedim.
Bir soru sordum: “Eşinizi en son ne zaman dışarı çıkarttınız, ne zaman gezdirdiniz, söyler misiniz?”
Herkes kendince cevap vermeye çalıştı ama kimse “Ne demek eşinizi gezdirdiniz mi, KARDEŞim? O kedi mi, fino mu da dışarı çıkartalım da gezdirelim, bu nasıl soru böyle?” demedi. Diyemedi…
Günümüz evliklerinin temel problemi işte bu: “Aynileşme”!
Eşin, eşini bir süre sonra ‘kendi gibi değil, kendisinin gibi’ görmeye başlamasıdır aynileşme problemi. Kendisinin gördüğü eşine “iyilik” yapmak için “biraz dışarıda gezdirilmeye ihtiyacının olduğunu” düşünme basitliğine düşmedir ülkemiz evliklerinin iç acınası durumu.
Kafeteryada oturmuştum bir gün… Yan masaya orta yaşlarda bir çift geldi. Garson sipariş almak için “Ne arzu edersiniz?” diye sordu.
Kadın, adamın gözüne baktı. Adam da elindeki listeye… “Ne istersin?” diye sordu karısına. Kadın, “Bilmem, Sen söyle…” dedi.
Bu, görünürde “Ne kadar uyumlu bir çift” gibi gelse de kendi damak tadını bir kenara iten, eşi kendisine hangi damak tadını sunarsa onu kabul edeceğim diyen bir “aynileşme” problemi idi hâlbuki…
“Zaman geçtikçe ister istemez eşler birbirine benziyor” demeyin sakın. Zira birbirine dönüştükçe eşler, o evlilik evlilik olmaktan çıkar…
Evliliğin kalitesi, eşler birbirine benzedikçe değil, kendi gibi kaldıkça olur…
Bir fizik hocasına “Kıyamet ne zaman kopar?” diye sordum.
“Enerji düzeyleri farklılığını kaybettiğinde.” diye cevap verdi. “Bunun adına Entropik Kıyamet” denilir diye ilave etti.
“Evrende enerji düzeyleri eksi ile artı arasında aktığı sürece dünya dönmeye devam edecek... Rüzgâr esecek, gök gürleyecek… Zıtlar arası enerji akımıdır canlılığı koruyan. Ne zaman ki bütün enerji düzeyleri aynı olursa, fizik kanunlarına göre kıyamet işte o zaman kopar.” dedi.
Her evliliğin bir kıyameti vardır, o kıyamet, eşler arasındaki elektriğin kesilmesidir.
Eşler birbirine benzedikçe konuşacak konu kalmaz. Düşünce üretilmez…
Eş eşten elektrik alamaz…
Göz göze baksa kalbi pır pır atmaz…
Eli eline dokunsa heyecan duyamaz…
Aynı kendi eline dokunuyor gibi olur…
Hâlbuki dokunduğu el karşı cinsiyetten birisinin elidir… Ama aynileştikçe insanlar, cinsiyetler arasındaki elektrik farklılığı kalmaz… Erkek kendi eline dokunur gibi hisseder karısının eline dokunduğunda… Kadın, kendi eline dokunulmasından ürpermez, heyecan duymaz… Hisler, duygular farklılığını yitirmiş, aynileşmişse evliliğin kıyameti yakındır…
Eşler birbirlerine bir iyilik yapmak istiyorlarsa, eşini kendine benzetmek yerine, kendi gibi kalabilmesine çaba harcamalıdır...
Çocukla ilgili problemlerde hangi uzmandan hangi yardım alınabilir?
Zaman zaman birçok anne baba, çocukları ile ilgili yaşadığı sorunlara doğru çözümler üretebilmek için uzman desteğine ihtiyaç duyarlar.
Kimi zaman okulun “çocuğunuzu bir uzmana gösterseniz iyi olur” tavsiyesi, kimi zaman “ben bu çocukla baş edemiyorum” çaresizliği profesyonel yardım arayışını başlatır…
Peki, hangi durumda hangi uzmana gitmeli? Psikiyatr mı, psikolog mu, pedagog mu? Bunların birbirlerinden farkı nedir?
İşte bu yazıda, anne babalar, kısa ve öz olarak hangi uzmandan nasıl yardım alabileceklerini bulabilirler.
Psikiyatr, zor ve uzun bir tıp eğitiminden sonra elde edilen “hekimlik” mesleğidir. Psikiyatr doktordur, ruh sağlığı doktoru. Akıl hastalıklarından ağır kişilik bozukluklarına kadar geniş bir alanda görev yaparlar. Gerek kalıtsal, gerek sinir sistemi ve gerekse de vücut kimyasında meydana gelen anormalliklerin yol açtığı bozukluklar psikiyatrinin ilgi sahasına girer… Psikiyatrlar tıp doktoru oldukları için, “tanı” koyma, “tedavi” etme ve gerekirse hastanın hastanede yatması için “rapor verme” süreçlerini yönetirler. Hastalıkların tedavisinde kullandıkları ilaçlar “yeşil reçete” ile satılan, içinde “narkotik” etkiler bulunabilen ve bağımlılık yapabileceği için doktor kontrolünde alınması gereken ilaçlardır. Çocukların okul ve ders problemleri, KARDEŞ kıskançlıkları, ebeveyn çocuk çatışmaları gibi birtakım hafif düzeyde “davranış problemleri” için değil, muhtemel bir ruhsal rahatsızlıkta psikiyatrın kapısı çalınmalıdır. Psikiyatr ile yardım alan kişi arasındaki ilişki, “hasta-doktor” ilişkisidir.
Psikologlar, genelde psikiyatrlarla oldukça sık karıştırılırlar. Psikologlar doktor değil, terapisttir. Terapistler, birtakım “psikoterapi” yöntemleri kullanarak sorunların çözümünde rol oynarlar. Psikologlar ilaç yazmaz, konuşarak ve telkinde bulunarak çözüm elde ederler. Hekimliği ilgilendiren, ruh hastalıkları hariç olmak üzere, her türlü psikolojik sorunların çözülmesinde yetişkinlere destek olurlar. Çocuk sahasında uzmanlaşan psikologlara, “çocuk psikoloğu” denir. Alt ıslatmadan tırnak yeme problemine kadar geniş bir alanda danışmanlık hizmeti verirler. Psikolog ile yardım alan kişi arasındaki ilişki, “danışman-danışan” ilişkisidir.
Pedagoglar, çocukluk döneminden yetişkinliğe erişinceye kadar “kişilik gelişiminde” rol alan uzmanlardır. Çocukların “okul ve eğitim” problemlerinden “davranış bozukluklarına” kadar geniş bir alanda görev yaparlar. Kullandıkları birtakım terapi yöntemleri ile problem davranışa yol açan “kök probleme” erişip sorunun çözülmesine katkı sağlarlar. Hekim değildirler, ilaç yazmazlar. Çocuklarda görülen problemler genellikle dış etkenlerle oluştuğu için, pedagoglar aynı zamanda “aile danışmanı” veya “eğitim danışmanı” olarak da rol oynarlar. Pedagog ile yardım alan kişi arasındaki ilişki, “danışman-danışan” ilişkisidir.
Çocuk problemlerinde arzu edilen çözüm önerisi “ilaç kullanmadan” ve “kök probleme” erişerek olmalıdır. Zira çocuk, henüz küçüktür ve ilaç kullanmadan çözülebilecek bir sorunda onu ilaca yönlendirmek “çocuk hakkı ihlalidir.”
Ancak, genelde ilaçsız çözümler uzun sürdüğü ve kök problemler kimi zaman anne baba hatalarını, kimi zaman da eğitim kusurlarını ortaya çıkarttığı için pek tavsiye edilmemektedir maalesef. İlaç kullanarak çözüm elde etmek pratik olduğu için, “çocuğunuzu bir uzmana gösterin” tavsiyesinden sonra genelde “ilaç kullansa iyi olur” diye de ilave edilmektedir.
Çocuk, ebeveyne emanet edilmiş bir aziz misafirdir.
Kendi üzerinde tasarrufta bulunamayacak kadar bilgisizdir. Onun adına gerçekleştirilecek her eylem, ebeveynin bilgi düzeyi ve vicdanına emanettir.
KARDEŞ çatışmaları ve birkaç çözüm önerisi (1)
Anne babaların baş etmekte zorluk çektiği en belirgin sorun, KARDEŞ çatışmalarıdır.
Büyük çocuk oyun oynarken küçüğün onun yanına gitmesi... Sanki evde başka oyuncak yokmuş gibi, aynı oyuncakla oynamak istemesi... Önce ‘o benim, bırak oyuncağımı’ sesleri, hafif hafif itiş kakış... Ardından ne olduğu belirsiz bir ağlama ve ‘anneeeee’ çığlığı...
Odaya hışımla giren anne, baba...
İtiş kakış içinde çocuklar...
Ve cinnet nöbetleri: ‘Ne oldu yine, ne yaptın bu çocuğa!’
‘Oyuncağımı aldı vermiyor...’
‘Sen ne biçim ablasın, versen ne olur elindekini KARDEŞine...’
‘Ama o benim, kendinin de var, onu alsın...’
Laflar... sözler... öfkeler...
Hemen her evde yaşanan KARDEŞ çatışmalarında birçok anne baba çaresizdir. Çocuklar da çaresiz kalan anne babaların altında çaresiz kalır.
Pedagojik olarak bakıldığında, sorun, çatışmanın bizzat kendisi değil, bu çatışma sırasında ebeveynin öfkesini yönetememesidir.
Hâlbuki, KARDEŞ olan evde çatışma olmamasını beklemek çocukluk gerçeğine aykırıdır. KARDEŞ çatışmaları gelişimin bir parçasıdır ve doğru yönetilirse her çatışma gelişime katkı sağlar.
Basit bir mantıkla bakıldığında, aslında KARDEŞ çatışmalarının sebebi, çocukların o an yaşadıkları problemi çözememiş olmalarıdır ve o an ihtiyaçları olan şey, yeni bir bağırtı çağırtı değil, mevcut problemin nasıl çözülebileceğine dair bilgidir.
Bundandır ki anne babalar, duydukları gürültü patırtıdan hemen etkilenip kendilerini de problemin bir parçası hâline getirmemelidirler. Eğer böyle davranırlarsa, çocuklarına problem çözmede ‘şiddeti’ kullanmayı öğretmiş olurlar. Bundandır ki öfkesine hâkim olamayan anne babaların çocukları sokakta, okulda karşılaştıkları problemleri bağırtı-çağırtı, kavga-dövüşle çözmeye çalışırlar. Böylesi çocuklar büyüyüp kendileri de eş olduklarında, evliliklerinde karşılaştıkları sorunları kavga ederek çözecekleri yanılgısı içindedirler. Onlar, sükûnet ve sakinliğin problemleri nasıl çözdüğüne dair tecrübeleri edinmemişlerdir.
Bundandır ki çatışma sırasında bir ebeveynin en önemli tutumu, sükûnet ve sakinliğidir. Kavga ve gürültü ne kadar şiddetli olursa olsun, ebeveynler sükûnetini bozmadan ve çatışmanın bir eğitim fırsatı olduğu bilinci ile önemli olanın problemin kendisi değil, nasıl çözüleceği konusunda çocukların bilgilendirilmesi olduğunu fark ederek hareket etmelidir.
Böylesi durumlarda ebeveynler genellikle, kısa sürede pratik çözüme erişip yarım bıraktıkları işlerinin başına dönmek isterler. Bundan dolayı, adaletli bir çözüm fırsatını kaybederler.
Ve genellikle adaletsiz çözümlerdeki en büyük yanılgı fedakârlığın büyük çocuktan beklenmesidir. Hâlbuki, KARDEŞ çatışmalarının birçoğunda mağdur, zaten büyük çocuğun bizzat kendisidir. Mağdurdan fedakârlık beklemek, mağdur edene mağduru ezdirmek demektir.
KARDEŞ çatışmalarının en güçlü çözüm yönetimi, çocuklara zaman planlamasını öğretmektir.
Bunun ne olduğuna ve pratikte nasıl uygulanacağına haftaya değinmeye çalışacağım...
KARDEŞ çatışmaları ve birkaç çözüm önerisi (2)
Kıskançlığın temel özellikleri şunlardır:
1-) Kıskançlığın kökeni “kaybetme korkusu”dur. Kişi, sahiplendiği bir “değeri” kaybedeceği hissine kapıldığında davranışları anormalleşir. Kimi zaman ortamı terörize edip bağırır çağırır, kendine ya da başkalarına zarar verir. Kimi zaman da tam tersi içe kapanır, küser, çekilir bir kenara sessizleşir. Ortaya konulan anormal davranışların amacı, kaybı önlemektir.
2-) Kıskançlık “aklın” değil, “duygunun” ürünüdür. Çözüm “mantıkta” değil, “duyguda” gizlidir. Akıl ikna edildikçe değil, kişi kendini güvende hissettikçe kıskançlık azalır.
3-) Kıskançlık her insanda var olan “pasif duygudur”, uyarıldığında aktifleşir.
Bu bilgilerden yola çıkılarak KARDEŞ kıskançlıklarının çözümünde şu üç sorunun cevabı aranmalıdır:
-Hangi davranış kıskançlığı uyandırdı?
-Neyi kaybetme korkusu yaşıyor?
-Yeniden güven için ne yapılmalı?
Bir örnek verelim:
4 yaşındaki kızlarının yeni doğan KARDEŞini aşırı kıskandığı için yardım almaya gelmişti bir anne baba. Zaten doğumdan önce böylesi bir şeyin başlarına geleceğini düşündükleri için oldukça kaygılılarmış. Ve korktukları başlarına gelmiş. Kıskançlık göstermesin diye KARDEŞinin ona bir oyuncak getirdiğini söylemişler ama ne çare. Daha ilk gün, anormallikler başlamış kızlarında. Vurup kaçmalar… Yılışık davranışlar ve sonunda “istemiyorum ben onu” diyerek ortalığı velveleye vermeler…
Bu aile ile görüşürken, yukarıdaki üç sorunun cevabını aradık…
1-) Hangi davranış kıskançlığı uyarmıştı? Doğum öncesinde anne baba sürekli konuşarak aslında kaygı uyandırmışlardı kızlarında… Çocuk, ikna edici konuşmaların ne anlama geldiğini tam anlamlandıramamış ve fakat anormal bir şeyler olacağını sezinlemişti. KARDEŞi dünyaya geldiğinde ise anne babasının hastaneden bir hediye ile dönmesi ve kızlarına “bak KARDEŞin sana bu hediyeyi aldı” demesi kıskançlığı pekiştirmişti. Zira 4 yaşındaki bir çocuk, henüz ayağa kalkamayacak kadar hareketleri kısıtlı olan bir bebeğin kendisine hediye alamayacağını iyi bilir. Ebeveynin söylediği bu “yalan” çocuğun kaygısını artırmıştı. İlerleyen günlerde annesinin sürekli bebekle meşgul olması, çocuğun kaygılarını haklı çıkarmıştı, anne sevgisi yön değiştiriyordu…
2-) Çocuk neyi kaybetme korkusu yaşıyordu? Cevabı basitti, anne kaybı.. İlgi ve sevgi kaybı… Bu kaybı önlemek için çocuk “istemiyorum ben bunu” diyerek ortamı terörize ediyordu.
3-) Yeniden güven kazanabilmesi için anne babanın atması gereken üç adım vardı:
a- Ebeveyn geçmiş yanlışlarını “itiraf edip” çocuktan özür dilemeliydi. Bunun için, bebeğin kendisine “hediye gönderdi” yalanını düzeltmek, doğum öncesi aşırı ilginin ve ikna edici konuşmaların neden yapıldığını izah etmek, kendilerinin kaygılı olduğu için bu konuşmaları yaptıklarını anlatmak gerekiyordu.
b- Çocuğun doğum öncesi “statüsünü korumak”. KARDEŞi dünyaya gelmeden önce anne baba ile birlikte yaşarken şimdi KARDEŞi ile birlikte anılıyor olması çocuk için bir statü kaybıydı. Doğum öncesi düzenin devam etmesi için, çocuğun anne baba ile birlikteliği devam etmeli ve KARDEŞe bu üç kişi birlikte bakım vermeliydi…
c- Çocuğun güven duygusu kazanabilmesi için ebeveynin bütün “suni” davranışlardan sıyrılıp “doğal” olmaya gayret etmeleri gerekirdi… Ne KARDEŞini gizli emzirmek ne de o yokken sevmek doğaldı… Çocuğun, KARDEŞinin sevilmesinden de keyif alabilmesi için, sevgilerin açıklıkla sergilenmesi gerekirdi…
Haftaya KARDEŞ kıskançlığını farklı örneklerle analiz etmeye devam edeceğiz...
