Makale Kategorisinde “PEDAGOG” Kelimesinden “15” Adet Bulunmuştur.
Zenginleştirilmiş ana sınıfı programı, kaosu çözer
Son günlerde nereye gitsem hep aynı soru ile karşılaşıyorum. “Hocam, ne olacak, bu sene birinci sınıfa gidecek çocukların hâli?” diye başlıyor konuşmalar.
Ne diyeceğimi şaşırıyorum açıkçası.
Önceki gün yine çok kırgın ve kızgın bir annenin sitem dolu konuşması ile karşılaştım, “Hocam pırıl pırıl çocuğuma engelli raporu almak çok zoruma gidiyor!”
“Hayırdır, neden engelli raporu alacaksın ki?” diye sorunca başladı içini dökmeye.
“Bizim kız bu yıl eylül ayında 66 aylık oluyor. Yani ilkokul birinci sınıfa başlaması gerekiyor. Ama, ne ben ne de babası kızımızın birinci sınıfa başlamasını uygun buluyoruz. Daha tuvalet temizliğini yapamayan çocuk nasıl ilkokula başlasın? Erkek öğretmen mi çocuğumun temizliğini yaptırsın? Biz de rapor almak için devlet hastanesine gittik. Sadece biz değilmişiz aynı durumda olan. Şehrimizde zaten tek olan çocuk psikiyatristinin önü ana baba günü idi. Ama doktor yok ortalıklarda. Hastane personeline ‘Doktor nerede?’ diye sordum. Alaycı bir üslupla ‘kaçtı’ deyip güldüler. ‘Niye kaçtı ki?’ diye sorunca, ‘Abla gelen-giden çocuğuna rapor istiyor, adamcağız saçma sapan işlerle uğraşmaktan mesleğimi yapamıyorum diye izine ayrıldı’ dediler. ‘E ne olacak şimdi?’ diye yine sorduğumda ‘Çocuk doktoru da veriyormuş rapor’ diye oraya yönlendirdiler. Uğraşa didine çocuk doktorunu buldum. İçeri girdiğimizde doktor daha yüzümüze bakar bakmaz anladı durumu ve ‘Rapor mu istiyorsunuz?’ dedi. Utana sıkıla ‘evet’ dedik. Doktor bey önce direndi, ‘Ben ne anlarım çocuğun okula hazır olup olmadığından kardeşim, gidin çocuk gelişimi uzmanı ile görüşün, psikolog bulun, PEDAGOG bulun onlar versin raporu. Bana çocuğunuzun bir hastalığı varsa onun için gelin ama benden mesleğimin dışındaki konuda rapor istemeyin’ deyiverdi. Biz yalvar yakar ‘Aman hocam zaten psikiyatr da bunalmış kaçmış, lütfen bize yardımcı olun’ dedik. Doktor bir gözüme baktı, bir eşimin çaresizliğine baktı, derin bir nefes alıp ‘Hasbünallah’ çekerek önündeki kâğıda bir şeyler yazmaya başladı…”
Bu anne, incinmiş bir hâlde bunları anlatırken aklımdan ‘eğitim reformu ile başlayan süreç böyle son bulmamalıydı’ diye geçiyordu.
Hâlbuki Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, ülkemiz eğitim sistemini düzeltmek için büyük şans diye düşünüyordum. İnanıyordum ki, radikal bir yönetim sergilenmedikçe yapış yapış bir hâle bürünmüş eğitim sistemimiz çözülemezdi. Dinçer de radikal kararlar alıyordu, ama aldığı bu kararlarda yanlış adım atarsa telafisi zor yeni sorunlar oluşacağını da biliyordum. Ve şu an öyle oldu. 5 yaşındaki çocukların ilkokula başlaması konusunda bakanlık ciddi bir yanılgı içine düştü. Bu yanılgıdan çıkmak için ‘rapor alın o zaman’ diye bulunan yöntem ise ayrı bir sorun oluşturdu. Çünkü çocuklara okul olgunluk testi uygulaması için psikolog ve PEDAGOGlar dışlandı, çocuk doktorları devreye sokuldu. Onlar da bu hatalı sürecin bir parçası olmak istemedikleri için veliler ile çatışmalar yaşanıyor.
Yukarıda anlattığım olay münferit değil. Bir çocuk doktoru arkadaşım, “Bilinçli veliler, çocuklarına rapor almak için epey çaba sarf ediyor. Henüz olayın farkında olmayanlar da 60 aylık çocuklarını bile okula yazdırmak için okul yönetimlerine baskı yapıyor.” diye durumun vahametini özetledi.
Peki, bu çocukları sistemin çarklarına kurban etmeden nasıl çıkacağız işin içinden?
Bu konuda Bakanlığa bir teklifim var, 4+4+4 eğitimin ilk dördü olan ilköğretim kısmı 1+3 olursa kaostan çıkabiliriz. Bakanlık da, veliler de, hekimler de rahat nefes alır.
Buna göre, 1+3 olan ilköğretim kısmının birinci yılı, ‘anaokulunda ilkokul’ diye tanımlanır. Bu sınıflarda 2 öğretmen olur, çocukları ikinci sınıftan itibaren okutup ilkokuldan mezun edecek olan sınıf öğretmeni ve diğeri de hâlihazırda 5 yaş grubu çocukları iyi tanıyan ana okulu öğretmeni. Bu iki meslektaş işbirliği içinde 66 aylık çocukların ilk yılını birlikte geçirebilir. İlkokul öğretmeni pasif olur ve kendi öğrencilerini tanımaya çalışır. Okul öncesi öğretmeni de aktif olarak ‘zenginleştirilmiş ana sınıfı’ müfredatı uygular.
Yoksa şu anki gidiş çok iyi değil.
Çocuk dövmeyi din emrediyor mu?
Ne zaman “Ceza ile çocuk eğitimi olmaz. Çocuk, eğitim için dövülmez.” desem, hep aynı itirazla karşılaşıyorum: “Ama dinimizde çocuğu dövmek var!”
“Nasıl yani?” diye sorduğumda “Peygamber Efendimizin ‘Çocuğunuz 7 yaşına gelince namazı öğretin, 10 yaşına gelince, kılmıyorsa dövün’ diye hadis-i şerifleri var.” denilerek çocuk eğitiminde dayağın yerinin olduğu iddia ediliyor…
Ben bir ilahiyatçı değilim. Bir PEDAGOGum. O yüzden dinî kaynakları derinlemesine analiz etmesini bilmem… Ve bu konuda bir söz söylemem ilahiyatçılara saygısızlık olur…
Ama yıllardır “Çocuğun dövülmesi dinimizde var” denilerek ve bu hadis gösterilerek o kadar çok itiraz geliyor ki sonunda bu konuda ciddi bir araştırma yapma ihtiyacı hissettim…
Kendi yaşamı boyunca çocuklara kaşlarını dahi çatmamış bir şefkat peygamberi, acaba gerçekten böylesi bir tavsiyede bulunmuş mudur? Bulundu ise bunun gerekçesi nedir diye oldukça merak ettim…
Zira görüyorum ki ceza ile eğitilen çocuklarda “kişilik kaybı” oluyor. Ceza alan, ceza vermeyi öğreniyor… Hele ki çocuk kendisini cezalandıran anne babasını bir gün cezalandırmaya kalkarsa… Çocuğun anne babasını cezalandırması, anne babanın çocuğu cezalandırmasından çok daha korkunç oluyor…
Bu acı sonu yaşamış onlarca ebeveynin inilti dolu sesleri var hatıralarımda. “Kıydı yavrum kendine… Bu kadar çok sıkıştırma çocuğu diyordum eşime ama dinlemedi beni… Gitti yavrum!” diyen ebeveynlerin sesi hâlâ kulağımda…
Veya derste öğretmeninden ceza alan, bir süre sonra eğitimden kopan, kişilik kaybına uğrayan, şımarık, duyarsız, yılışık binlerce çocuk var gözlerimin önünde…
Ama söylediğim gibi ben ne bir hadis uzmanıyım ne de bir ilahiyatçı…
O yüzden ben bu satırdan sonra susmak ve konuyu, işin uzmanı olan bir ilahiyatçıya, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Hadis Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Akyüz Hoca’ya bırakmak istiyorum (Aşağıdaki makalenin aslı 5 sayfadır. Çalışmanın hepsini bu satırlara sığdıramayacağımdan dolayı, sonuç kısmını sizlerle paylaşıyorum):
“[…] Hadisteki ikinci fıkranın belirleyici fiili “D-R-B” fiili mazi-sülasisinden üretilmiş olan “FE-DRİBÜ” emir kipiyle zikredilen fiildir. Arap dilinde yaygın biçimde kullanılan ve “dövmek” manasına gelen bu kelime, daha başka pek çok anlamı olan fiillerin başında gelmektedir.
Her fiilde olduğu gibi bu fiilin de cümle içinde kullanıldığı edata göre farklı anlamlar yüklendiği gözden ırak edilmemesi gereken hayati öneme sahip bir mevzudur. […] Yaptığımız araştırmaya göre hadisin ikinci fıkrasında yer alan “FE-DRİBÜ” fiili istisnasız bütün kaynaklarda “ALA” harfi ceri yani “ALA” edatı ile kullanılmaktadır. Bu kullanım oldukça önemli ve sonuç bakımından da fevkalade etkilidir. Söz konusu kelimenin başka harfi cer ve edatlarla anlamı çok değişmektedir. Mesela, “D-R-B”-“AN”, “D-R-B”-“MİN”, “D-R-B”-“Lİ”, “D-R-B”-“Fİ”, “D-R-B”-“MESELEN” v.s. kullanımların hiçbirisinde dövmek anlamı söz konusu değildir.
“Dövmek” anlamı yüklenmek istendiğinde daha çok yalın biçimde veya “ba” edatıyla kullanılan bu kelime, “ALA” edatıyla dövmek manasında değil, “sıkıştırmak”, “zorlamak”, “yaptırmak”, “kuşatmak”, “empoze etmek”, “mecbur etmek”, “sorumlu ve yükümlü tutmak” v.s. anlamlarına gelmektedir. Klasik ve çağdaş hiçbir sözlük müellifi bu kelimeye böyle bir anlam, yani “dövmek” anlamı vermemektedir.”
Belki ağır ve bilimsel dil olduğu için, özetlemek gerekir ise, Prof. Dr. Ali Akyüz Hoca, bu hadisin son kısmında geçen “… 10 yaşına gelince, kılmıyorsa dövün” tercümesinin doğru olmadığını ifade ediyor. Bu hadisin doğru tercümesinin “Çocuğunuz 7 yaşına gelince namazı öğretin, 10 yaşına gelince sorumlu tutun/yükümlü tutun” olduğunu bilimsel bir makale ile yayına sunuyor.
Ben yaklaşık 2 yıl önce Ali Akyüz Hoca’yla telefonda konuşmuş ve kendisine “Bu görüşünüze İslam âleminden veya ülkemizden itiraz geldi mi hocam?” diye sormuştum. Aldığım cevap netti: “Hiçbir İslam ulemasından bugüne kadar bu makale hakkında bir itiraz gelmedi.”
Dediğim gibi, ben bir ilahiyatçı değilim. Bu makaleyi ve gerisini sizin vicdanınıza bırakıyorum…
(Not: Bu makale, 2002’de, hakemli bir dergi olan Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi’nin 10. sayısında yayımlanmıştır.)
Yazarın 1 Ekim 2012 tarihli yazısıdır.
Boş bir parkın düşündürdükleri
Bomboş bir parkın salıncağında dalgın düşüncelerle sallanırken buldum kendimi.
Uzunca zamandır çocuklarım için bir spor dalı seçmeye çalışıyorum. Erkek oldukları için futbola çok meraklılar. Ancak ülkemizdeki futbol taraftarlığı “cinnet” noktasına geldiği için, göz göre göre böylesi bir spor dalını çocukların önüne “işte imkân” diye sunmaya içim elvermiyor.
Kendim de aslında millî maçlar haricinde pek de ilgili değilimdir futbola. Futbola karşı soğuğum. Ya da daha doğru bir ifadeyle, futbol adına yapılan kavga ve gürültüler, maç sonrası sıkılan maganda kurşunları soğuttu beni bu güzelim spordan.
Ellerinde satırlarla karşı takımın formasını taşıyan kişilere düşmanlık besleyen bir spor dalını çocuklarıma “Tara ta taam! Sizi futbol kulübüne yazdırsam ne dersiniz?” diye sunmam doğru olmazdı.
Avrupa’da aileler çocuklarına belli yaşlarda spor imkânı sunmayı bir ebeveynlik görevi olarak görürler. Ancak spor dalları da kendi içinde ikiye ayrılır: Temel kazanım sporları ve ayrıcalıklı sporlar.
Yüzme bir temel kazanım sporudur ve örneğin Hollanda’da her çocuk 5 yaşından itibaren yüzme eğitimi alır. Bu sporu teşvik için belediyeler her semtte modern yüzme havuzları inşa etmiştir. Hafta içinde belli saatlerde kadınlar, belli saatte yaşlılar, engelliler ve çocuklar yüzme havuzlarını kullanırlar.
İlkokula başlayan bütün çocuklar “diplomalı” iyi bir yüzücüdür. Bu zaten her çocuğun temel spor dalı olduğu için aileler çocuklarının yüzme bilmesini bir kazanım olarak değerlendirmezler. Asıl kazanım, çocukların kendi karakterlerine uygun “ayrıcalıklı” bir spor dalı seçmeleri ile oluşur.
Örneğin, çocuklar vardır, “artistik paten” yapar. Çocuklar vardır “golf” oynar… Çocuklar vardır “binicilik eğitimi” alır... Çocuklar okul çıkışlarında ülkemizde olduğu gibi “delice bir ödev yapma telaşı” içinde evlere kapanmazlar, sokaktadırlar veya bir spor dalının eğitimini alıyor olmanın keyfi içinde sırt çantaları ile yollarda kaygısızca yürüyorlardır…
Sadece spor mudur çocuğun kazanımı? Tabii ki hayır, aileler çocuklarına bir sanat kazanımı için de kendilerine görev biçmişlerdir. Kimisi resim, kimisi müzik, kimisi drama eğitimi almanın keyfi ile yaşama hazırlanırlar.
Ama zannetmeyin ki bunca şey çocuğun sırtına yük olur… Olmuyor, çünkü bu kazanımlar bir baskı ve zorlama ile değil, doğal yaşam içinde gerçekleşmektedir…
Örneğin, çocuklar erken yaşlarda bir yaşam tarzı olarak dil öğrenirler. Ve her Avrupalının ikinci ana dili İngilizcedir. Sonra İspanyolca veya Fransızca üçüncü bir dil olarak öğrenilir gider… Çok özel bir durum değildir insanların üç dil bilmesi. Çünkü eğitim bir bütüncül yaklaşım içinde çocuğa dil öğrenme zeminini sunmaktadır…
Örneğin televizyonda filmler orijinal dilinde yayımlanır ve alt yazılıdır… Çocuklar film izlerken hem “duyarak” dil öğrenirler hem de altyazı okuyarak okuma alışkanlığını geliştirirler…
Eğitim, yaşamın doğal akışı içinde zorlamadan devam eder…
Bunlar bir hayal değil. İşte orada yaşıyor bu insanlar, gidip bakın…
Tabii ki bütün bunların bir “hokus pokus” hareketiyle ülkemize gelmesi zor. Ve biliyorum ki ülkemizde de iyi şeyler yapılmak isteniyor. Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bütün eleştirilere rağmen iyi bir şeyler yapmak için ciddi çaba sarf ediyor ama eski eğitim sistemi ile yetişmiş kişilerin yeni bir eğitim sistemi inşasının imkânsız olduğunu görüyorum...
Belki biraz sabretmek gerek, onu da biliyorum. Ama acelem var, çünkü çocuklar büyüyor… Ne bir ikinci dil öğreniyorlar ne kişilik geliştirici bir sporla ilgileniyorlar ne de bir sanat dalında kendilerini geliştiriyorlar… Bunları gördükçe çaresizce üzülüyorum…
Aslında anlatacaklarım bunlar değildi… Bunlar, gençliğini Batı’da geçirmiş bir PEDAGOGun, bomboş bir parkın salıncağında sallanırken, evde ödev yapan ülkesinin çocukları için kirpiklerinin ıslanmasına sebep olan düşüncelerdi…
Ben asıl çocuklarıma hangi spor dalını “neden” seçtiğimi anlatacaktım, ama olmadı…
Onu da önümüzdeki hafta paylaşayım inşallah...
Bu ayıp kimin?
Üniversite yıllarında Kolombiyalı bir arkadaşım vardı. Hollandalı bir ‘koruyucu ailenin’ yanında büyüdüğü için kendisini Hollandalı kabul ediyordu…
Bir defasında “Bu nasıl bir duygu Marivel?” diye sordum. “Berbat!” diye cevap verdi… “Kim olduğunu bilmiyorsun… Anne babanın dilini konuşamıyorsun… Gerçek aileni tanımayı istiyorsun ama onları kendi yaşamına dâhil etmekten korkuyorsun…” diye cevap verdi…
İnsan için oldukça trajik bir durum…
Kolombiyalı Marivel’e haksızlık yapıldığını düşünmüşümdür hep…
Her çocuğun yeri kendi anne babasının yanıdır… Çocuğunu uzaklaştırarak o aileyi terbiye etmeye çalışmak, çocuğu korumak gibi değerlendirilse de, hiçbir aile bir çocuğa kendi ailesi gibi fayda sağlayamaz…
Velev ki bir çocuk o veya bu sebeple ailesinin yanından alınsa bile, o çocuğun bir gün aileye yeniden teslim edileceği gerçeğinden yola çıkılarak, onun kendi ana dilini öğrenmesi, anne babasının kültürel değerlerini tanıması çocuğu aileden ayıran kurumların sorumluluğu olmalıdır…
Ama maalesef, Hollanda’daki koruyucu aile sistemi, bu açıdan çocukların yararına çalışmıyor… Çocuk kendi ailesinden “geçici” olarak alınıyor olmasına rağmen, aileden “kalıcı” olarak uzaklaştığı unsurlara özenli davranılmıyor…
Bu durum çocuk hakları ihlalidir… Ve bunu çocuğu koruma adına yapılması ise ciddi bir ironidir…
Çocuğu korumak, onu sadece şiddetten korumak anlamına gelmemelidir… Çocuğun “benlik bütünlüğünü” koruması, gelecekte “Sen kimsin?” sorusuna cevap verebilmesi, ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir…
Hollanda Başbakanı Mark Rutte, koruyucu ailelerin yanına yerleştirilmiş çocuklar için “Tabii ki ebeveynlerin de çıkarı düşünülmeli, fakat bizim için önemli olan çocuğun çıkarlarıdır.” diyor...
Bir çocuğun en önemli çıkarı ebeveyni ile aynı dili konuşabilmesidir... Eğer çocuğun bu en temel hakkını elinden alıyorsa, o çocuğun çıkarlarının düşünüldüğünü iddia etmek doğru olmaz…
Resmî verilere baktığımızda, Hollanda’da her yıl 19 bin çocuğun korunması talebi ile dava açılıyor. Bu çocukların yaklaşık 8 bininin “şartlı” olarak ailenin yanında kalmasına izin veriliyor. Bu şart, çocuğun yaşadığı eve bir gözetmenin/hakemin misafir edilmesidir… Bu hakem, yaklaşık bir ay boyunca aile ile yaşıyor ve ailede gördüğü her şeyi mahkemeye rapor ediyor… Aile çocuğa yeniden en ufak bir şiddet uygularsa çocuk ailenin elinden alınıyor…
Ailesine şartlı iade edilen çocukların haricinde bir de her yıl yaklaşık 3 bin 500 çocuk ailelerinden alınıp koruyucu ailelere teslim ediliyor…
Bir uzman olarak bu durum hiç içime sinmemiştir… Bir çocuğun aileden kopartılıp bir başka aileye verilmesi çok da akıllıca gelmedi hiç… Çocuk belki akrabasına yerleştirilebilir, komşuya yerleştirilebilir… Bir PEDAGOG, psikolog nezaretinde aile terapiye alınabilir… Ama daha 6 aylık çocuğun anneden ayrılması çocuğu korumak değildir…
5 yıl kadar önce idi… Biz de “koruyucu aile” olmak için Hollanda Çocuk Esirgeme Kurumu’na müracaatta bulunmuştuk… Niyetimiz, böylesi çocukların kendi dilini, kültürünü koruyabilmesi için sıcak bir aile ortamı sunmaktı… Hollanda’da bir çocuğa koruyucu aile olabilmek için ciddi birtakım denetim mekanizmalarından geçmeniz gerekiyor… Bütün bunları sorunsuzca geçtik… Daha sonra da koruyucu aileler için kursa katılmak zorunluluğu vardı… O kursa da katıldık…
Katıldığımız kursta içimiz çok yandı. Zira yaklaşık 392 bin Türk’ün yaşadığı bu ülkede, koruyucu aile olmak için kursa katılan sadece 9 Türk vardı…
Son günlerde Hollanda’daki “koruyucu aile” sistemi Türkiye tarafından tartışmaya açıldı… 6 aylıkken anne babasından alınan ve bugün 9 yaşında olan Yunus isimli bir çocuk, eşcinsel iki kişinin koruyuculuğunda yaşıyor…
Üzüntü verici olan, Yunus’un eşcinsel iki kişinin yanında yaşıyor olmasından çok, 392 bin Türk’ün yaşadığı ülkede bu çocuğa “buyur gel” diyecek bir tane Türk ailenin olmaması… Bu sorunun çözümü, öyle ya da böyle, koruyucu aile sayısını artırmakta gizli…
Bunun için Hollanda televizyon ve radyolarında Türk ailelerin “koruyucu aile” olmasını teşvik edici çalışmalar yapılmalı… Zaten Hollanda Başbakanı Rutte, yaptığı açıklamada bu konunun altını ısrarla çiziyor. Rutte’nin “Çocukları aynı kültürel değerlere sahip ailelerin yanına vermeyi biz de istiyoruz, ama yok…” demesi, sanırım Hollanda’nın değil, bizim ayıbımız…
Bir sorun ve iki çözüm önerisi
Bir öğrenci düşünün. 12 yıl boyunca eğitim alıyor ve sonunda ne öğrendiğini ölçmek için sınava tabi tutuluyor. Farklı konulardan 160 soru soruluyor ve öğrenci hiçbirine doğru cevap veremiyor.
İnsan merak eder, “Peki bu çocuk 12 yıl okulda ne yaptı?” diye.
Bu durum sadece bir öğrenciyi ilgilendiriyorsa, “Belki çocuğun zihinsel problemi vardır.” denilebilir veya olmaz ama “Belki 12 yıl boyunca hiç iyi bir öğretmenden ders alamamış olabilir.” de denilebilir.
Ancak bir ülkede 1 değil, 61 bin öğrenci 12 yıl boyunca aldığı eğitime ait 1 tane dahi doğru soru çözemiyorsa, o hâlde “61 bin öğrencide zihinsel engel var” denilecek bir bahaneden bahsedilemez. Ya da 61 bin öğrenciye denk gelen binlerce öğretmen için “Bu işi becerememişler” denilecek bir savunma da geçerli olamaz. Hadi matematik hocalarının hepsi beceremedi bu işi, ya binlerce sosyal bilgiler hocası da mı bir tane soru çözebilecek bir konu öğretmeyi başaramadı?
Son yapılan üniversiteye giriş sınavında 61 bin öğrenci hiçbir soruya doğru cevap verememiş.
Böylesi bir tablo ülkemiz eğitimi açısından utanç verici bir durum.
Millî Eğitim Bakanlığı “Bu neyin nesidir?” diye olayı araştırmaya girişti. Ancak sorun doğru tespit edilemezse, mağdurlar suçlu durumuna düşer. 61 bin öğrenci mağdur durumda şu anda. Onların aileleri de mağdur, onların öğretmenleri de…
Bir anne ile konuştum. Sınavda başarısız olan çocuğunun odasına kapanıp günlerdir dışarı çıkmadığını söyledi: “Hocam, anneyim ben. İçimde bir korku var. Sınavda başarısız olan çocuklardan canına kıyanlar oluyormuş. Oğlum bizimle konuşmayı kesti kaç gündür. Ne yiyor ne de içiyor. Allah için bize bir yol gösterin!” diye ağladı.
“Ben oğlunuzla konuşayım biraz, bekleyin” diyerek delikanlıyla konuşmaya başladım. Çocuk, “Abi şuramda bir ateş var gibi bunalıyorum. İçim daralıyor. Eşyalara vurasım geliyor. Gidip okulu yakasım geliyor. Anlatamam içimdeki boşluğu.” diye ağladı.
Bir öğretmen arkadaşla konuşuyoruz. “Bu ne hâl yahu! Çocuklar ülkemizde ‘eğitim, eğitim’ diye mahvolup gidiyor.” deyince…
“Hocam, Allah aşkına siz söyleyin, 3 ayda ancak anlatılabilecek bir konuyu sizden 3 günde anlatmanız istenirse, öğretmen ne yapsın, çocuk ne yapsın? Öğrencilerimizle sohbet ederek, onlara bir abi şefkati ile rehberlik yaparak ve onları ‘gerçekten eğiterek’ anlayamadıkları konuları tekrar tekar anlatabileceğimiz kadar zamanımız olsa, bu ülkedeki öğretmenler öğrencilerini çoşturur. Ama, baskıcı ve tepeden inme bir müfredat canımıza okuyor.” dedi.
İlkokul ve ortaokulu Türkiye’de tamamlayıp liseyi Kanada’da okuyan bir gençle sohbet ediyoruz. “Türkiye’den iyi ki kurtulmuşum, yurtdışında hem daha az ders çalışıyorum hem de daha iyi öğreniyorum. Tatillerde Türkiye’ye geldiğimde arkadaşlarımın ha bire ders çalıştıklarını görünce onlar için üzülüyorum.” dedi.
Ben bir baba ve bir PEDAGOG olarak okul kitaplarını karıştırıyorum, beşinci sınıf öğrencisine “Metan gazı ile etil alkol arasındaki fark nedir?” diye bir absürt bilgiyi 11 yaşındaki çocuğa öğretmeye kalkacak kadar çocuk dünyasından uzak olan bir bilgi yumağı, tabii ki de çocuğun boğazında takılır kalır, diyorum.
Peki, ne yapılabilir?
1- “Müfredat merkezli eğitim anlayışı” yerine, “öğrenci merkezli eğitim”e geçilmelidir. Öğrenci merkezli eğitimde öğretmen, “bir öğretici” değil, çocuğun “rehberidir”, yol göstericisidir. Çocuğun içinde bulunduğu yaş ve ilgi alanı ne ise öğretmen çocuğa o konuda öğrenmelerinin yolunu açandır. Eğer müfredatı merkeze alır ve çocuklardaki farklılığı görmezden gelerek “Size illa da bunu öğreteceğim” diye dayatırsanız, ortaya eğitim değil, baskı çıkar. Ve bir yerde baskı varsa, orada eğitim biter. İbn Haldun “Baskı altında çocuğu eğitmek, onun heves ve neşesini yok eder, onu tembelliğe sevk eder.” diyor… Dönün bakın ülkemiz çocuklarına eğitimde ne neşeleri kalmış ne hevesleri…
2- Çocuklar, yetişkinler gibi öğrenmezler. Yetişkinlerin öğrenmesi bir karmaşadır. Çocuklar sade ve doğal öğrenirler ve öğrendiklerini oyunla pekiştirirler. Çocuk için oyun, yetişkinlerin zannettiği gibi boş bir faaliyet değil, öğrenmelerin pekiştiği yerdir. Günümüz çocukları okul ile ev arasında çocuk olma doğallığını kaybetmiş, sentetik bir yaşam sürerken beyinleri ölüyor. İmam Gazali Hazretleri, “Çocuğa yeterince oyun, eğlence ve dinlenme imkânı sağlanmazsa kalbi ölür ve zekâsı söner.” diyerek maalesef tam da ülkemiz çocuklarını ifade ediyor...
Yazarın 15 Nisan 2013 tarihli yazısıdır
Yetişkinlerin yüreklerindeki zehirli hançerler
Kişinin ne olduğundan daha çok, kendini nasıl hissettiği önemlidir.
Bir kuşun kuş olmasından daha çok, kendini kuş gibi hissetmesidir önemli olan. Kendini kuş gibi hissetmeyen kuşlar uçamaz.
Nice çocuklar var ki aklı ile farklı, fikri ile farklı, çocuksu sevinci, hüznü ile farklı olsalar da, bu farkı fark edemeyen yetişkinlerin elinde perişan olup gidiyorlar… İçim acıyor…
Kimine “şımarık”, kimine “yaramaz” kimine ise daha bilimsel bir etiketle “hiperaktif” denilen çocukların yetişkinlerin ellerinden kurtulmak için çırpınışlarını seyrettikçe, bunalıyorum çaresizlikten.
Çocuk, yetişkin yetersizliğinin ilk kurbanıdır, maalesef…
Yetersiz ebeveynler görürsünüz. Örneğin, “PEDAGOG bizim çocuğa hiperaktif dedi.” bahanesinin arkasına saklanmışlardır… Artık kimse onlara “Nasıl çocuk yetiştirmişsiniz böyle, hiç yerinde durmuyor!” diyemeyecek, aksine “Allah sabır versin, böyle bir çocukla nasıl baş ediyorsunuz?” diye teselli edeceklerdir.
Ya da çocuğa erişemeyen öğretmenler görürsünüz, “Çocuğunuz ödevlerini yapmıyor, biraz evde ders yaptırın.” diyerek öğretmenlik görevini ebeveynlere devretmeye çalışan ve koca bir eğitim sisteminin anormalliğini çocuğa yükleyip “Çocuğunuzda dikkat dağınıklığı var galiba.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışan öğretmenler…
Bir gün, ortaokula giden bir delikanlının farklı düşünme yeteneğini görmüş ve hayran kalmıştım. Sordum: “Okulda nasılsın, derslerin nasıl?” Cevap: “Sınıfın en tembeliyim.” Yeniden sordum: “Neden?” Cevap: “Derste hareketli olduğum için öğretmenim hep sınıftan çıkartıyor, müdür yardımcısına gönderiyor… Ama ben kımıldayamazsam, dersi anlamıyorum.”
Anlamaz, çünkü kinestetik zekâsı olan çocuklar kımıldamazlarsa akılları durur, anlayamazlar. Üstün zekâlı çocuklar kıpır kıpırdır. Eğer insan sevgisi ile dolu bir öğretmensen, çocuğu sınıftan kovmak, müdür yardımcısının yanına gönderip aşağılamak yerine, onun o hâlini saygı ile kabullenecek bir ruhsal genişliğe erişmen gerekmez mi?
Sordum çocuğa: “Müdür yardımcısının yanına gönderildiğinde kendini nasıl hissediyorsun?”
Cevap: “Çok değersiz…”
İşte buna “ben algısı” diyoruz…
Çocuğun ne olduğu önemli değil, kendini nasıl hissettiğidir önemli olan... Çocukluk yıllarında oluşan ben algılarının değişmesi de zordur, nice psikologlara gidersiniz de derdinize çare bulamazsınız.
Hani bir fıkra var ya…
Adamın biri kendini “arpa” zannediyormuş…
Bu yüzden bir türlü sokaklarda rahat dolaşamıyormuş… Kendisini kuşlar, tavuklar kapacak diye duvar diplerinde korka korka yürüyormuş…
Böyle yaşamak bir gün canına tak etmiş, tedavi olmak için bir psikoloğun kapısını çalmış.
“Ben kendimi arpa zannediyorum, tavuklardan korkuyorum bana yardım edin.” demiş.
Psikolog, “Birkaç seans görüşmeden sonra hiçbir şeyiniz kalmaz, endişe etmeyin.” diyerek görüşmeye başlamış bu talihsiz adamcağızla.
Çok değil, birkaç seans sonra, adam kendini iyi hissetmeye başlamış.
Psikolog son görüşmede adama sormuş: “Artık kendinizi hâlâ arpa gibi hissediyor musunuz?”
Adam, “İlahi psikolog bey, o günler eskide kaldı. Artık kendimi, insan olarak hissediyorum. Şimdi düşünüyorum da ne kadar saçma düşüncelermiş onlar, yardımlarınız için sağ olun var olun…” diyerek vedalaşmışlar.
Ancak birkaç dakika sonra adam nefes nefese tekrar odaya girmiş. Kapının arkasına saklanmış, korku dolu gözlerle psikoloğa bakarak “Ama psikolog bey, biz bir şey unuttuk… Tamam, ben arpa olmadığıma artık inandım ama bunu tavuklar ve kuşlar biliyorlar mı?” demiş…
Kişinin ne olduğu değil, kendini nasıl hissettiği önemlidir…
Aile içi sorunlar nedeni ile yanıma gelen bir çiftle konuşuyorduk. Hanımefendi bunalmış ve eşinden destek göremediğinden şikâyetçi olmuştu. Ona, “Sizce eşiniz sizi seviyor mu?” diye sorunca, “Eşim, seviyorum diyor ama bilemiyorum.” diye cevap verdi. “Neden bilemiyorsunuz?” diye sorduğumda çocukluk döneminin bütün trajedisi bir kelimeye sığdı birden: “Benim neyimi seviyor ki? Yani… Bilemiyorum…”
Çocukluk döneminde sevilmiş ancak varlıklarına değer görememiş çocuklar değersizlik hissi ile hislenirler… Onlar yetişkin olsalar dahi kendilerini sevilecek, sayılacak, mutlu olacak biri gibi hissetmezler…
Değersizlik hissini ne kendi çocuklarınıza ne de başkalarının çocuklarına yaşatmayın, bütün bir ömre zarar verecek zehirli hançerleri çocukların yüreklerine batırmayın. Acısı hiç unutulmuyor çünkü...
Yazarın 28 Nisan 2014 tarihli yazısıdır
Canım Yanıyor
"Öğrencilik yıllarımda çocuğa karşı duyarlı bir hocamız, çocuğun duygu dünyasına ait ince ayrıntılardan bahsediyordu.
Çocuğun kalbinin çok küçük olduğunu söylemişti tebessüm ederek.
""İşte şu kadar"" diye iki parmağının aralığını gösterdi, güldü sonra.
""Küçük kalbi heyecanlandığında çok çırpınır çocuğun"" demişti.
""Yetişkinler yere düşünce güler ama çocuk düşünce ağlar"" dedi.
""Ağlayınca geçmez belki dizinin acısı ama annesi onun ağlama sesini duyup geldiğinde susar çocuk"" dedi, şefkatle tebessüm ederek.
""Karanlıktan korkar mesela çocuk"" dedi, ""Korktuğunda ileri yürüyemezler onlar. Anne diye kaçar hemen oradan.""
Sonra bir aralık durdu…
""Çocuk korkunca ağlar"" dedi. Gözleri doldu.
Sesi boğuklaştı…
Kendini toparlamak için birkaç adım attı, tekrar konuşmayı denedi, beceremedi…
Hafif öksürükle boğazını temizledi. ""Çocuk"" dedi, konuşamadı…
""Sonraki ders buluşalım arkadaşlar"" diyerek dersi bitirdi.
Koridorda hızlı hızlı yürürken ağlıyordu. Kimsenin umurunda değildi belki ama ben bakakaldım.
Fırsat bulduğum bir gün ""Neydi sizi o gün konuşamaz hâle getiren şey?"" diye sordum. ""Bilmem, birden duygusallaştım, boş ver"" dedi.
Israr edince, anlatmaya başladı: ""O gün ben, çocuğun duygu dünyasının ince ayrıntılarından bahsederken ‘Çocuk korkunca ağlar’ demiştim. Aklıma Brezilya’daki çocuklar geldi. 1990’lı yıllarda Brezilya’da sokak çocukları artıyordu. Hükümet pedagojik yetersizdi, ne yapacağını da bilmiyordu. Çocuklar konusu hükümete itibar kaybettiriyordu. Sonra ne oldu bilinmez, Brezilya’da 3 binin üzerinde sokak çocuğu birden ortadan kayboldu. Sonradan bütün dünya öğrendi ki bu çocuklar başlarına kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Başına silah dayanan bir çocuğun korkusu içime dokundu. Ağlamışlardır belki vurulurken. Çünkü çocuklar korktuklarında ağlarlar.""
İçim bir hoş oldu Brezilyalı çocukların hikâyesini dinlediğimde.
Yine içim bir tuhaf olmuştu Bosna savaşı anılarını okurken. Binayı askerler sarmış… Aşağı kattan yukarı doğru askerler kapıları kırarak içeri giriyor, evdeki herkesi kurşun yağmuruna tutuyorlardı… Üst katta annesi ile koltuğun arkasına saklanan bir çocuk, korkuyor ama ağlamıyordu. Silah sesleri yaklaştığında annesine döndü, sordu: ""Anne, askerler çocukların canı acımasın diye küçük kurşun sıkıyorlar değil mi?""
Bilmiyorum o çocuğun kurşun neresine gelmiş, canı yanmış mıdır ama benim canım o günden beri çok yanıyor.
Bir annenin, kendi çocuğunun kurşunlara hedef olması ihtimalinin çıldırtıcılığını içimde duyuyorum, canım yanıyor…
Diyarbakır’da çocukları kaçırılan bir annenin ""Benim çocuğum karanlıktan korkar, n’olur onu getirin!"" deyişini duyuyorum, canım yanıyor…
Ülkemde silahla kaçırılan çocuklara karşı devletin ""âcizliğini"" görüyorum, canım yanıyor…
Bütün bunlar olurken, ölü sessizliğine bürünmüş entelektüelleri, UNICEF’i, BM Çocuk Hakları İzleme Komitesi gibi kurumları harekete geçirmeyen yetkilileri düşünüyorum, canım yanıyor…
Bilemiyorum bizim ülkemizin çocukları mı acaba değersiz, herkes topu birbirine atıyor, kimse sesini gürce çıkarmıyor.
Şaşkınım… Bu ülkenin bir PEDAGOGu olarak şaşkınım, çocuğu kaçırılmış anne babalar kadar şaşkınım…
Ben, ""Çocuğa kaşlarınızı dahi çatmanız onların duygu dünyasını zarara uğratır"" derken, artık kendimi bir uzaylı gibi hissediyor, belki de bu ülkeye fazlayım diye düşünüyorum. Canım yanıyor...
Eğitimde reform, eğiticilerin eğitilmesi ile başlar
Önceki gün Twitter’da bir mesaj gördüm. Mesaj aynen şöyle:
"ÖSYM’nin son verilerine göre, YGS’de yaklaşık 900 bin öğrenci Fen, 420 bin kişi Matematik, 85 bin kişi Sosyal ve 5 bin kişi Türkçe sınavdan ‘sıfır’ çekti."
Okuyunca canım sıkıldı.
Zaten YGS’ye giren öğrenci sayısı 1 milyon 100 bin. 900 bini matematikten hiç soru çözemedi ise biz hangi eğitimden bahsediyoruz Allah aşkına!
Siz çocuğu alın, ilkokuldan liseye kadar 12 sene boyunca sabah akşam eğitin, 12. senenin sonunda 1 tane bile matematik sorusu çözemesin…
Kimse kusura bakmasın, suç çocuklarda değil, hem de hiç değil. Ülkemiz çocukları eğitim suçlusu değil, eğitim mağduru.
Gidip görüyorum, dünyanın değişik ülkelerinde eğitim sistemlerini inceliyorum. Çocukları gözlemliyorum.
Kimse bana "Türkiyeli çocukların ırka dayalı bir zekâ problemi olduğu için 12 sene eğitim aldığı hâlde yine de 1 tane dahi matematik sorusu çözemiyor" dedirtemez. Ülkemiz çocuklarının yaşadığı bu trajedi eğitim planlayıcılarının suçu.
Biliyorum bu konuda söylenmedik söz kalmadı, yazarı, çizeri, sosyoloğu, pedagoğu her yıl sınav sonuçları açıklandığında ""yahu yazık oluyor ülkemiz çocuklarına, eğitim sistemimiz hatalı"" diyor ama nafile…
Yine biliyorum benim buradaki satırlarım da kimsenin umurunda olmayacak, ama yurtdışındaki çocukların eğitimlerini gördükçe, Amerika’daki, Hollanda’daki, Danimarka’daki çocukların nasıl keyiflice eğitildiklerini izledikçe ülkemiz çocukları adına boğazım düğümleniyor, bir şeyler söylemek istiyorum.
Bir eğitim reformu için şu üç husus yeniden yapılandırılmalıdır:
1- Eğiticinin Eğitimi: Eğitimciler, göstermelik bir pedagojik formasyon ile değil, bir PEDAGOG kadar çocuk ruh sağlığını bilecek donanıma eriştirilmelidir. Bu beş yıl mı sürer, Danimarka’daki gibi on yıl mı bilinmez, ama ilk hedef eğiticinin eğitilmesi olmalıdır. Düşünün, ülkemizde hâlâ, yazısı çirkin diye çocuğun defterini yırtıp çöpe atan eğiticiler var. Ya da ödevini yapmadı diye çocuğu teneffüse çıkartmayan, yaramazlık yaptı diye defterine on kere, yüz kere, bin kere ""özür dilerim öğretmenim"" diye yazdıran öğretmenler var. Veya yine düşünün, zaten hapishane koridoru gibi sesin yankı yaptığı koridorlarda çocukların koşmasına, cıvıldamasına tahammül edemeyip ""oğluuummmm"" diye bağıran, çocuğun arkasından tekme savuran eğiticiler varsa orada eğitim olur mu rica ederim siz söyleyin… Eğiticiler, çocuk psikolojisi konusunda eğitilmedikçe, hangi reformu yaparsanız yapın hiçbir şey değişmez.
2- Gerçekçi Müfredat: Acaba, eğitim planlayıcıları, tek tip bir müfredat ile bu kadar büyük bir ülkenin eğitim sistemini yönetebileceklerine kendileri inanıyor mu? Falanca tarihte filanca bölüme kadar konular bitmiş olacak denilirken, Hakkâri ile İstanbul’daki öğrencilerin aynı şartlar altında eğitim aldıklarını mı düşünüyorlar da tek tip müfredat uygulamakta ısrar ediyorlar? Hâlbuki modern eğitim sistemlerinde süreç değil, sonuç önemlidir. Örneğin, ilkokul üçüncü sınıfa kadar çocuk matematikte dört işlemi öğrenmeli diye hedef koyarsınız, okul bunu nasıl başaracak karışmazsınız. Sonuca erişmek için nasıl bir süreç işleyeceğini öğretmen karar vermelidir. Öğretmen, geniş bir zaman dilimi içinde kendi öğrencileri ile kimi zaman bahçede, kimi zaman parkta, her türlü ortamda öğrencilerine kendi planladığı dersleri anlatmalıdır. Eğiticinin işine çok karışmak, eğitimde kaos oluşturur.
3- Basamaklı Öğrenim: Ülkemiz eğitim sisteminde, ""spiral öğrenme"" yöntemi kullanılıyor. Yani öğrenci birinci sınıfta bir konu işliyor, konu enine boyuna tamamlanmadan bir sonraki konuya geçiliyor. Yarım kalan konu, zaten bir üst sınıfta yine tekrar edileceği için, döne döne her yıl benzer konularda öğrenciler bir kez daha, bir kez daha aynı konuyu tekrar ediyorlar. Böylece çok tekrar edildikçe daha iyi öğrenilir zannediliyor. Bir konu dört dörtlük öğrenilmeden bir sonraki konuya geçilirse, kişi kendini ""yetersiz"" hisseder. Tamamlayamadığı konu onun için ""öğrenemediği"" konuya dönüşür. Dön dolaş aynı şeyleri dinle, ama hiçbir zaman tam öğreneme… Hâlbuki bir önceki öğrenme tamamlanmadan bir sonraki konuya geçilmemelidir. Buna basamaklı öğrenme denir.
Amerika’yı tekrar keşfedelim demiyorum, izah ettiğim bu üç madde modern eğitim sisteminin üç sacayağıdır. Bu ayaklar yere sağlamca basmadan eğitimde reform yapamazsınız.
Bizden geçti biliyorum, zira bu reformlar, bugün başlanılsa bile en az on yıla ihtiyaç var... Ama olsun, ülkemiz çocuklarının içine düşürüldüğü bu trajedi bir gün son bulacaksa, on yıla da değer, yirmi yıla da...
Yazarın 11 Ağustos 2014 tarihli yazısıdır
Eğitim bireyi ya sersemleştirir, ya özgürleştirir
“Killi şist” nedir, hiç duydunuz mu?
Yabancı dilde değil, yazım yanlışı da yok, “killi şist” işte…
Bilemediniz mi…
Peki, “Kuvarist” nedir biliyor musunuz? Hani “Sedimanter” grupta yer alan kuvaristler..
Onu da mı bilemediniz?
Peki ya, metamorfik kayalardan olan “mikaşist” bir şey anlatıyor mu size?
Bu da mı tanıdık gelmedi?
Tanıdık gelmemesi normal, üzülmeyin. Zira bunlar, güncel yaşamda karşılığı olmayan, belki bu yazıdan başka bir yerde de bir kez daha karşılaşmayacağınız “taş isimleri.” Evet, bunlar telaffuz etmesi zor, birer taş isimleri. Nereden çıktı derseniz bu taş isimlerinin, söyleyeyim, bu taş isimleri ülkemiz çocuklarına coğrafya dersinde öğretilmeye çalışılan konulardan biri.
Ben bir uzman olarak, 14-15 yaşındaki bir çocuğa hayatında hiç karşılaşmayacağı taş isimlerini öğretmenin onun eğitim yaşamına nasıl bir katkı sağlayacağını henüz anlayabilmiş değilim.
Üzülerek söylemek gerekirse, bu eğitim anlayışı ile de ne bilimde, ne de sanatta ilerleyebiliriz. Zira hem sanatçı hem de bilim insanı olacak özelliklerdeki çocuklara taş isimleri öğretmeye kalkarsanız ve “Çocuğunuz öğrenemiyor” diye bir de ebeveynine baskı kurarsanız, çocuklar hem kişiliğini hem de yeteneğini kaybeder.
Ülkemizin hâli işte bu…
Eğitim sistemimizde köklü bir yapılanma gerçekleştiremezsek, kendi çocuklarımızı eğitim ile sersemleştirmeye devam edeceğiz.
Bir de edebiyat konularına bakalım isterseniz… Bakalım lise 2’nci sınıf çocukları edebiyatı neden sevmez, görelim.
Mesela, “sagu” hakkında konuşalım biraz.
Nedir sagu?
Sagu’yu şöyle tarif edeyim size. Eski Türklerde önemli bir kişinin ölümünden sonra düzenlenen cenaze törenine “yuğ töreni” denirdi. İşte bu törenlerde söylenen şiirlere de “sagu” adı verilmiştir. Sagular da “koşuklar” gibi “kopuz” eşliğinde söylenmiştir.
Anladınız mı meselenin önemini şimdi!
Neymiş, “Sagular, koşuklar gibi kopuz ile söylenirmiş.”
Kime öğretiyoruz bunu, 15 yaşında bir çocuğa.
Daha kendi mahallesinden kalkıp, başka bir mahalleye, araba çarpmadan gidebilecek ve kaybolmadan da geri gelebilecek beceriye sahip olmayan çocuğa “sagu” öğretmeye çalışırsan, tabii ki dünya sıralamasında sondan dördüncü olursun.
Alın elinize çocukların kitaplarını, bir göz atın içindeki bilgilere. Bir yandan dilinizin dahi dönmekte zorluk çektiği “Killi şist”i okuyun, diğer yandan çocuğunuzun gözlerine bakın. Böylesi anlamsız konularda ödev yapmak için kendini nasıl da zorladığını düşünün. Dersini yapmıyor diye kendi kendini yediğinizi… Ödevini yapmadı diye öğretmene karşı mahcup olduğunuzu…
Ben PEDAGOG olmadan önce, başımıza neler gelmiş bilmiyordum.
Ama şimdi biliyorum. Görüyorum ki kendi çocuklarımızı eğitim yolu ile sersemleştiriyoruz.
Ülkemiz eğitim sisteminin özeti bu…
Dünyanın değişik ülkelerini geziyorum, eğitim sistemlerini inceliyorum, çocukları gözlemliyorum, hiçbir ülke kendi çocuklarına böyle davranmıyor. Eğitime bu kadar önem verdiği halde, eğitimi bu kadar eline yüzüne bulaştırmıyor.
Size tavsiyem, eğer çocuğunuza bir iyilik yapacaksanız, ya oturun onunla birlikte ders çalışın, ödevine yardım edin. Killi şist’i siz de öğrenin, saguları, yuğ törenlerini ezberleyin. Ya da, boş verin, ödevler yüzünden çocuğunuzla çatışmayı, gönlünü kırmayı. Bırakın öğrendiği kadarını öğrensin, öğrenemediği şeyler zaten ona çok bir kayıp yaşatmayacak güncel yaşamında.
Yeter ki, sınav zamanlarında sınavlarına hazırlansın yeter...
Yazarın 25 Ağustos 2014 tarihli yazısıdır
Çocuklar adına konuşmak mı, çocuklarla konuşmak mı?
Bir arkadaşım, “Ülkemizde ‘çocuklar adına’ yapılan bazı tartışmalara neden katılmıyor, görüşlerinizi dile getirmiyorsunuz?” diye bir mail göndermiş. Hiç düşünmemiştim böyle yaptığımı. Ama doğru…
Prensip olarak birileri hakkında konuşmalarda veya alınacak kararlarda, hakkında konuşulan kişilerin düşünceleri alınmadan görüş açıklamayı, tartışmayı, kavga etmeyi doğru bulmuyorum. Bu, çocuk da olsa böyle…
Çocuklarla ilgili bir karar alınacaksa, o konuda çocuğun görüşünün de alınmasının çocuğa değer vermek olduğunu düşünüyorum.
Düşünün, bir arkadaşınızla kafeteryada oturuyor olsanız… Garson, sipariş almak üzere yanınıza gelse, “Ne arzu ederdiniz?” diye sorsa… Arkadaşınız da “Ben orta şekerli bir kahve, arkadaşıma da çay getirin.” dese, kendinizi nasıl hissedersiniz?
Berbat, değil mi?
Önemsenmediğinizi, değersizleştirildiğinizi hissedersiniz…
Şu an, başörtüsü konusunda yetişkinlerin yaptığı tartışmalarda da bunu görüyorum.
Yetişkinler, çocuğun düşüncelerini almadan, onun adına bir şeyler konuşurken, aslında çocuğu nasıl da itibarsızlaştırıyorlar, farkında bile değiller. Tartışmalar ya dine karşı ön yargıların kurbanı veya siyasetteki kâr zarar hesabı ile yürüyor. Bu çocuk suiistimalidir…
Böylesi bir ortamda, bir PEDAGOG dahi olsanız söyleyeceklerinizi kim dinler ki… Zaten herkesin bir şaşmaz doğru kabul ettiği kendi görüşü var, kim takar, pedagojiyi, psikolojiyi, bilimi milimi…
Çocuğun önemsenmediği, görüş ve önerilerinin 23 Nisan’larda başbakan koltuğuna oturtup kendisine ezberlettirilen sözleri söyletmenin çocuğa karşı duyarlılık olduğu zannedildiği… Böylesi kalabalıklar içinde utanıp sıkılan, yutkunup takılan çocuğa kahkaha ile gülmenin de çocuk sevgisi kabul edildiği yetişkin bakışı içinde çocuğun zaten adı yok ki düşünceleri olsun…
Ülkemizde çocuk, çocuktur işte… üzerinde işlem yapılacak bir marangoz odunu gibi bir şey yani… Mesela, hissizdir çocuk(!), düşüncesizdir(!), ne verirseniz onu yer, ne giydirirseniz onu giyerler…
Hayır, hayır… Yanılıyorsunuz, çocuk ne verirsen onu yemez. Ne giydirirseniz onu giymez. Eğer istemediği bir şeyi yedirmeye kalkarsanız aç kalır, susuz kalır direnir, ama yemez. İstemediği bir şeyi giydirmeye kalktığınızda, direnir, mücadele eder sizinle. Çocukla baş etmek kolay değildir öyle…
O hâlde, bu tartışmanın asıl tarafı üzerinde karar alınan kız çocukları ise, onlar adına konuşmak yerine, oturun bir onlarla konuşun bakalım ne düşünüyor onlar…
Sorun onlara, “Okula başörtüsü ile gelmek isteyen arkadaşına izin verilsin mi, yasaklansın mı? Ne düşünürsün bu konuda?” deyin mesela. Bakalım ne cevap verecekler.
Göreceksiniz, her biri nasıl da demokrat davranacak, yetişkinlerin olamadığı kadar özgürce arkadaşlarının bireysel haklarını nasıl da gönül rahatlığı içinde savunacaklar, “isteyen istediği gibi gelebilsin okula, o onun hakkı” diyecekler…
“Çocuklar adına konuşmak” değildir marifet, “çocuklarla konuşabilmektir” bir yetişkinin çocuğa karşı duyarlılık göstergesi…
Ha, eğer siz “Ne anlar çocuklar bu işlerden! Onlar adına biz konuşuruz, biz tartışırız.” diyorsanız, size söyleyecek sözüm yok. Çocukları marangoz dükkânındaki odunlar gibi görüp onun üzerinde işlem yapmaya devam edebilirsiniz… Ama eğer siz, çocuğu önemsiyor, küçük de olsa onun da düşünceleri vardır belki diyebiliyorsanız, bakalım ne düşünürler bu konuda diyecek olgunluğa sahipseniz, başörtüsü serbestliği konusunda onların da fikirlerini sorun. “Onları yönlendirmeden, kendi ön yargılarınızı bulaştırmadan” onlarla anketler yapın, görüşlerini alın…
Eğer bir toplumda toplumsal duyarlılık geliştirilmek isteniyorsa, çocuk ruhunun saflığından cesaret alınmalı.
Çocuk kadar barışçı, çocuk kadar uzlaşmacı olmalı...
Yazarın 29 Eylül 2014 tarihli yazısıdır
Öğretmenin görevi topluma iyi vatandaş yetiştirmek değildir
Meslekler ikiye ayrılır...
‘Makina Metaforu’ ile çalışanlar... ‘Hermeneutik’ ile çalışanlar...
Makina metaforu ile çalışan mesleklerde toplumsal duyarlılık, bireysel duyarlılıktan önceliklidir. Bir başka deyişle, yapılan meslek, toplumun huzur ve güvenliği içindir ve toplumsal huzur, bireysel huzurdan önce gelir.
Hekimlik, hâkimlik, askerlik gibi meslekler makina metaforu ile çalışır…
Bir hekime kolu kırılmış hasta geldiğinde, oturup hasta ile birlikte ağlaşmaz. Onun için, ortada bir kol vardır ve bu kol kırılmıştır. Görevi o kırık kolu tamir etmektir, o kadar! Hasta psikolojisini iyi bilir, naziktir, ama hastasının acısını duymamaya çalışır.
Hukuk da öyle, makina metaforu ile çalışır...
Hâkimin karşısında sanık vardır. Bu sanığın işlediği düşünülen bir suç vardır. Suçun kanunda bir tanımı vardır. Sanık suçlu ise, makina çalışır, birey ceza alır. Sanık yalvarsa, yakarsa da, hâkim sanığa duyarsız, mesleğine duyarlıdır. Sanığa nezaketli davranır, ancak gereken cezayı da verir.
Asker de öyle...
Asker bilir ki karşısında kendini öldürmek üzere kurşun atan biri vardır. Ondan önce kurşun atmalı ki görevini yapabilsin. Kurşun atacağı kişinin kendini nasıl hissettiği askeri ilgilendirmez. Bireye değil, toplum için yapacağı göreve duyarlıdır.
Bir de ‘Hermeneutik’ ile çalışan meslekler vardır ki, bunlar toplumdan önce bireyi düşünür. Bu mesleklerde ‘bireye duyarlılık, topluma duyarlılıktan’ önceliklidir.
Psikoloji, pedagoji, öğretmenlik gibi sosyal meslekler hermeneutik ile çalışır...
Örneğin bir psikolog, eşinden dayak yiyen kadının acısını anlamaya, hissetmeye çalışır. Toplumsal kuralları değil, önce bireyin duygularını önemser. Onun amacı bireyi iyi etmektir, toplumu değil. Zira bir psikolog, bireyleri iyi olan toplumun zaten iyi bir toplum olacağını düşünür.
Bir PEDAGOG, önce çocuğu düşünür, aileyi değil. Çünkü o, çocuk iyi olursa ailenin de iyi olacağına inanır, önceliği aile değil, çocuğun kendisidir. Bundandır ki bir PEDAGOG için en can sıkıcı söz ‘çocuklar bizim geleceğimiz’ sözüdür. Bu sözde, toplumun geleceği için çocuğa iyi davranmak anlamı çıkar ki, böylesi bir bakış açısı çocuk suiistimalidir.
Bunun gibi öğretmenlik de hermeneutik ile çalışan bir meslektir. Öğretmenin önceliği, öğrencisini iyi vatandaş haline getirmek değil, iyi bireyler olmasına yardımcı olmaktır. Ve bir öğretmen bilir ki, bireyleri iyi olan toplum zaten iyi bir toplumdur.
Bundandır ki,
öğretmen, öğrencisinin eksiklerini anlamaya, onu hissetmeye, onun sorularını çözmeye odaklanır...
Eksik ve yanlışları olan bir çocuğu ‘çocuğun iyiliği için’ veya ‘toplum için’ cezalandırmaya çalışmak, öğretmenlik mesleğinin özüne aykırıdır. Zira o, öğretmendir, ne bir asker ne de bir hâkim. O, bireye karşı duyarlılığı ile ön plana çıkmış bir mesleğin sahibidir.
Kişiler, kendi bireysel yatkınlıklarını dikkate alarak meslek seçerlerse ancak mesleklerinde verimli olabilirler. Hermeneutik ile kişiliğini geliştirmiş bir kişinin makina metaforu ile ilgili meslek seçmesi hizmet ettiği ‘toplumu’ zarara uğratacağı gibi... makina metaforu ile kişiliği gelişmiş bir kişinin de, hermeneutik ile ilgili meslek seçmesi hizmet verdiği ‘bireyi’ zarara uğratır...
Yazarın 3 Ağustos 2015 tarihli yazısıdır.
Medya Pedagojisi'nin Yokluğunun Faturası
1982 yılında YÖK Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle ülkemiz üniversitelerinde pedagoji bölümleri kapatıldı.
Bana sorsalar,‘Ülkemiz eğitim sistemine vurulan en büyük darbe nedir?’ diye, tereddüt etmeden‘Pedagoji bölümlerinin kaldırılmasıdır’ derdim.
Çocuklar için bunca yapılacak işi olan bir ülkenin, pedagoji bölümlerini üniversitelerden kaldırması, Silikon Vadisi’nde bilgisayar kullanımını yasaklamak gibidir. Çocuk eğitiminde ortada kalıverirsiniz.
Zaten bir ülkedeki pedagojik yetersizliğin faturasını anne babalar öder de bu faturanın nereden kaynaklandığını bilemez...
Örneğin, pedagoji yoksa, ‘Transkültürel Pedagoji’ de yoktur... ‘Transkültürel Pedagoji’nin yokluğu ‘kuşak çatışmasına’ ve ‘toplumsal tükenmişliğe’ yol açar...
Zira kendisi ‘dünkü’ kültürel atmosferde yetişmiş bir babanın, çocuğunu, ‘bugüne’ göre nasıl yetiştireceğinin cevabı transkültürel pedagojide vardır. Bundan yoksun bir baba, çocuğunu kendi yaşadığı dönemdeki gibi yetiştirmek için delice çabalar durur. Ya çocuğunu ezer, kırar, döker, ezdiği çocuğunu kendine benzettiği için iyi bir şey yaptığını zannederek övünür... Ya da ezemediği çocuğu ile sürekli çatışır, hem kendisine hem de çocuğa dünyayı dar eder... Ülkemizdeki ebeveyn-çocuk çatışmasının en temel nedenlerinden biri kültürel çatışmadır. Bu, transkültürel pedagojinin yokluğundandır.
Ya da Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Süryani, Laz, Çerkez, Ermeni gibi zengin kültürel dokusu olan bir ülkede transkültürel pedagoji yoksa, ‘kültürel uzlaşı’ yerine, tek bir kültüre ait ‘kültürel fedakârlık beklentisi’ oluşur, ki böylesi bir fedakârlık beklentisi bir süre sonra o kültürün sosyal tükenmişliğinin sebebidir ve toplumsal çatışma kaçınılmaz olur. İşte ülkemizin hâli...
Bununla birlikte pedagojinin yokluğu demek, ‘medya pedagojisi’nin de yokluğu anlamına gelir ki bu, o ülkenin çocuklarına tek kelime ile ‘yazık etmek’ demektir...
Hatırlarsınız, yakın zamanda Suriyeli bir çocuğun suya vuran cesedi yansıdı gazetelere... Bu resmin veriliş şeklinin birçok çocukta yıllar sonra pnigophobia (boğulma fobisi) veya başka kaygılara yol açabileceği ihtimali yeterince tartışılmadı ülkemizde... Ülkemiz medyası, toplumsal duyarlılığı oluşturmak için acıyı, trajik hâlde sunmayı bir marifet zannederken, medya PEDAGOGları onları bilimsel gerçeklerden haberdar edemedi maalesef...
Yine kısa bir süre önce Ankara’da yaşanan terör olayının ardından gazetelere parçalanmış insan cesetlerinin resimleri konuldu, televizyonlar yaşanan trajediyi izleyicisine aktarabilmek için, ambulans çığlıklarını ve dehşet içindeki görgü tanıklarının heyecan yüklü seslerini yansıttı haberlerine... Çocuklar yokmuşçasına böylesi kuralsız verilen haberler, kim bilir o haberi izleyen hangi evdeki hangi çocukta geleceğe dair hangi duygusal problemleri tetikledi, bilemiyoruz...
Benzer bir travmayı geçen hafta Fransa yaşadı...
Fransa, medya pedagojisinde çok da yeterli bir ülke olmamasına rağmen, bu olayı ne nefes nefese aktaran spiker aracılığı ile duyurdu izleyicilerine ne de gazetelere yansıttığı parçalanmış insan cesedinden medet umdu toplumsal duyarlılığı oluşturmak için...
Peki, ne yapmalı?
Mademki medyamız bu konuda (maalesef) geçer not alamıyor, o hâlde iş anne babalara düşüyor...
Anne babalar, ergenlik sonuna kadar olan çocuklarını, ambulans çığlığı ile oluşturulan haberlerden, nefes nefese koşturan muhabirin heyecan dolu sesinden, görüntünün acınırlığı ile yapılmış haberlerden korumalıdır... Yoksa bunun faturasının er ya da geç çocuklarda ya bir fobi ya da bir ‘duygu durum bozukluğu’ olarak geri döneceği bilinmelidir.
Çocuğuna sahip çıkan kazanır
Takke düşünce kel görünürmüş ya… Karneler alınınca da eğitim sistemimizin keli göründü. Ama maşallah kimse üzerine alınmıyor.
Herkes hesabı çocuklara soruyor.
Şu dersin ortalaması niye düşmüş, bu ders niye zayıfmış, eğer zayıflarını düzeltmezsen yazın karne hediyesi alınmayacakmış…
Sanki karnedeki notlar sadece çocuklara aitmiş gibi, çocuğun eğitiminden sorumlu herkes kenara çekiliyor, ortada kala kala Paris soytarısı gibi çocuklar kalıyor.
Hâlbuki çocukların ellerindeki karneler onların kendisinden daha çok, o çocuğun anne babasının karnesidir. Ve o çocuğa ders anlatan öğretmenin bizzat kendisinin karnesidir. Ve daha da ötesi, bu çocukların eğitim almaları için kitaplar ve ders notları hazırlayan milli eğitimin karnesidir o karne…
Açın bakın lütfen çocuklarınızın okul kitaplarını, okuyun örnek sorulardan birkaçını ve siz bu yaşta çözebilecek misiniz bir bakın.
Bakın ben açtım… Kendi çocuklarımın matematik kitaplarını açtım ve kitaplar çocuklara ne kadar hitap ediyor diye bir uzman gözü ile kontrol edeyim dedim.
Sayfaları çevirdikçe, içim burkuldu. “Bu anlatılan konuların hepsi benim çocuğumdan mı isteniyor?” diye, yatakta masumca uyuyan çocuğumun yüzüne bakarken gözlerim doldu.
Nasıl dolmasın rica ederim, şu soruya siz de bakar mısınız?
“Cüneyt’in hesap makinesinde 5 tuşu çalışmamaktadır. 355 – 252 işlemini hesap makinesinde yapabilmesi için Cüneyt’e yardım edebilir misiniz? Hangi tuşlara basarak nasıl işlem yapması gerektiğini Cüneyt’e kısaca açıklayın.”
Soru bu…
Ne anladınız Allah aşkına bu sorudan?
Çekinmeyin söyleyin lütfen.
Ben arka arkaya 3 defa okudum ve soruyu anlayamadım.
Anladıysanız lütfen bana bir e-mail gönderin. Küçük düşürün beni. “Bu kadar basit bir soruyu da anlayamıyorsan nasıl PEDAGOG olmuşsun?” deyin, hafife alın. Ben anlayamadım, ama eminim siz de anlamadınız ve soruyu anlayabilmek için bilmem kaç kez okudunuz Allah bilir…
Bu soruyu ilköğretim 5’inci sınıfların matematik kitabından aldım, yani daha 10–11 yaşındaki bir çocuğun matematik sorusu… Siz bilmem kaç yaşındasınız ve hâlâ “Bu soru ne demek istiyor?” diye düşünüyorsanız, ya bir de 10 yaşındaki bir çocuk ne anlasın bu sorudan rica ederim siz söyleyin…
Sadece böylesi anlamsız sorular değil, sayfaları karıştırdıkça ülkemiz çocuklarının “sizi eğitiyoruz diye” nasıl ezildikleri gözlerimin önüne geldi.
Bir örnek daha vereyim… Bu örnek de ilköğretim 4 üncü sınıf yardımcı kitaplarından alınmış bir soru:
“Sıvı etil alkol ile bütan gazın ortak özellikleri nedir?
a. Belirli bir şekillerinin olması.
b. Belirli bir hacimlerinin olması.
c. Bulundukları kabı tamamen doldurması.
d. Akışkan olmaları.”
Evet soru bu.
İnanabiliyor musunuz, ilköğretimin 4’üncü sınıf öğrencisine, “sıvı etil alkol” ve “bütan gaz” arasındaki farkı öğretiyorlar bu ülkenin eğitim kitaplarında ve bu çocukların yaşları henüz 9.
Yani Allah’tan korkmak lazım…
Yazık değil mi bu çocuklara rica ederim siz söyleyin. Daha oyun çağındaki bir çocuğa “bütan gazın özelliklerini” öğretmeye çalışmak hangi eğitim anlayışı ile bağdaşır, anlamakta zorluk çekiyorum. Ben kırk küsur yaşındayım ve hayatımda ne “sıvı etil alkol” ile işim oldu ne de “bütan gazının” özelliklerini bilmem gereken bir olayla karşılaştım.
Çocuk ne anlasın bu anlamsızlıklardan, söyler misiniz lütfen?
Sonra da çocuğun eline bir karne tutuşturun. Zavallı çocuk da bütün masumiyeti ile koşa koşa karnesini size getirsin ve başlayın bakalım bütün eğitim sisteminin hesabını çocuğunuzdan sormaya: “Bu zayıflar ne böyle? Seni cezalandırıyorum. Bir daha zayıf getirirsen, tatil hediyesi almayacağım sana.”
Bozun bakalım çocuklarınızın kişiliğini... Yükleyin bakalım bütün eğitim sisteminin sorumluluğunu minicik omuzlara…
Hayır! Eğer azıcık vicdanınız var ise, koca bir sistemin sorumluluğunu çocuklarınızın omuzlarına yükleyin. Karne davası yüzünden onu mahcup etmeyin. Sahip çıkın çocuğunuza ve tebessümle sarılıp, “Boşver karneyi marneyi oğlum. Sen benim aslan oğlumsun. Karnen ister zayıf olsun, ister takdir getir, benim için fark etmez. Ben seni koşulsuz seviyorum. Ben seni, sen olduğun için seviyorum.” diyerek ona teselli verin ve usulca da kulağına fısıldayın, “Sana bir sır vereyim mi, ben de senin zamanında iken zayıf aldığım derslerim vardı. Kafana takma. Hadi gel seninle biraz dışarıda dolaşalım.”
Çocuklarınıza sahip çıkın…
Zira günümüzde çocuğuna sahip çıkan kazanır...
Çocukla ilgili problemlerde hangi uzmandan hangi yardım alınabilir?
Zaman zaman birçok anne baba, çocukları ile ilgili yaşadığı sorunlara doğru çözümler üretebilmek için uzman desteğine ihtiyaç duyarlar.
Kimi zaman okulun “çocuğunuzu bir uzmana gösterseniz iyi olur” tavsiyesi, kimi zaman “ben bu çocukla baş edemiyorum” çaresizliği profesyonel yardım arayışını başlatır…
Peki, hangi durumda hangi uzmana gitmeli? Psikiyatr mı, psikolog mu, PEDAGOG mu? Bunların birbirlerinden farkı nedir?
İşte bu yazıda, anne babalar, kısa ve öz olarak hangi uzmandan nasıl yardım alabileceklerini bulabilirler.
Psikiyatr, zor ve uzun bir tıp eğitiminden sonra elde edilen “hekimlik” mesleğidir. Psikiyatr doktordur, ruh sağlığı doktoru. Akıl hastalıklarından ağır kişilik bozukluklarına kadar geniş bir alanda görev yaparlar. Gerek kalıtsal, gerek sinir sistemi ve gerekse de vücut kimyasında meydana gelen anormalliklerin yol açtığı bozukluklar psikiyatrinin ilgi sahasına girer… Psikiyatrlar tıp doktoru oldukları için, “tanı” koyma, “tedavi” etme ve gerekirse hastanın hastanede yatması için “rapor verme” süreçlerini yönetirler. Hastalıkların tedavisinde kullandıkları ilaçlar “yeşil reçete” ile satılan, içinde “narkotik” etkiler bulunabilen ve bağımlılık yapabileceği için doktor kontrolünde alınması gereken ilaçlardır. Çocukların okul ve ders problemleri, kardeş kıskançlıkları, ebeveyn çocuk çatışmaları gibi birtakım hafif düzeyde “davranış problemleri” için değil, muhtemel bir ruhsal rahatsızlıkta psikiyatrın kapısı çalınmalıdır. Psikiyatr ile yardım alan kişi arasındaki ilişki, “hasta-doktor” ilişkisidir.
Psikologlar, genelde psikiyatrlarla oldukça sık karıştırılırlar. Psikologlar doktor değil, terapisttir. Terapistler, birtakım “psikoterapi” yöntemleri kullanarak sorunların çözümünde rol oynarlar. Psikologlar ilaç yazmaz, konuşarak ve telkinde bulunarak çözüm elde ederler. Hekimliği ilgilendiren, ruh hastalıkları hariç olmak üzere, her türlü psikolojik sorunların çözülmesinde yetişkinlere destek olurlar. Çocuk sahasında uzmanlaşan psikologlara, “çocuk psikoloğu” denir. Alt ıslatmadan tırnak yeme problemine kadar geniş bir alanda danışmanlık hizmeti verirler. Psikolog ile yardım alan kişi arasındaki ilişki, “danışman-danışan” ilişkisidir.
PEDAGOGlar, çocukluk döneminden yetişkinliğe erişinceye kadar “kişilik gelişiminde” rol alan uzmanlardır. Çocukların “okul ve eğitim” problemlerinden “davranış bozukluklarına” kadar geniş bir alanda görev yaparlar. Kullandıkları birtakım terapi yöntemleri ile problem davranışa yol açan “kök probleme” erişip sorunun çözülmesine katkı sağlarlar. Hekim değildirler, ilaç yazmazlar. Çocuklarda görülen problemler genellikle dış etkenlerle oluştuğu için, PEDAGOGlar aynı zamanda “aile danışmanı” veya “eğitim danışmanı” olarak da rol oynarlar. PEDAGOG ile yardım alan kişi arasındaki ilişki, “danışman-danışan” ilişkisidir.
Çocuk problemlerinde arzu edilen çözüm önerisi “ilaç kullanmadan” ve “kök probleme” erişerek olmalıdır. Zira çocuk, henüz küçüktür ve ilaç kullanmadan çözülebilecek bir sorunda onu ilaca yönlendirmek “çocuk hakkı ihlalidir.”
Ancak, genelde ilaçsız çözümler uzun sürdüğü ve kök problemler kimi zaman anne baba hatalarını, kimi zaman da eğitim kusurlarını ortaya çıkarttığı için pek tavsiye edilmemektedir maalesef. İlaç kullanarak çözüm elde etmek pratik olduğu için, “çocuğunuzu bir uzmana gösterin” tavsiyesinden sonra genelde “ilaç kullansa iyi olur” diye de ilave edilmektedir.
Çocuk, ebeveyne emanet edilmiş bir aziz misafirdir.
Kendi üzerinde tasarrufta bulunamayacak kadar bilgisizdir. Onun adına gerçekleştirilecek her eylem, ebeveynin bilgi düzeyi ve vicdanına emanettir.
