Radyo Kategorisinde Sonuç Bulunamamıştır
Kitap Kategorisinde “TELAŞ” Kelimesinden “1” Adet Bulunmuştur.
Makale Kategorisinde “TELAŞ” Kelimesinden “13” Adet Bulunmuştur.
Yok edilen çocukluk yılları
“Çocuklara ne öğretmeli?”, tarih öncesinden beri en sık sorulan sorulardan biridir. Ve her dönemde enteresan enteresan şeyler öğretmeye kalkmış yetişkinler çocuklara.
Antik çağlarda yaşamış Homeros’u bilirsiniz. Hani şu meşhur “İlyada” destanını yazan adam. Destan ki ne destan! Tam 16 bin dize…
Şimdi sıkı durun! O dönemde yaşayan eğitimciler, faydası olur (!) diye yaklaşık on ciltlik bir ansiklopedi büyüklüğündeki böylesi destanları çocuklara ezberletmişler.
Keza İngilizler, zekâları açılsın diye, Hindistan’ı işgal ettikleri yıllarda Hintli çocuklara “logaritma cetveli” ezberletmeye kalkmışlar.
Modern eğitim sistemlerini incelediğimizde bu “çağ dışı” yöntemlerin uygulandığı çocuklara ağlamamak mümkün değil.
İşte bu hüzünle geçen haftalardaki bir yazımı kaleme almış ve ülkemiz okullarında okutulan kitapların gereksiz birçok ıvır zıvır bilgi ile çocukları sersemleştirdiğini, agresifleştirdiğini, eğitimden soğuttuğunu yazmıştım. Hatta somut bir de örnek vermiş, “İlköğretim okullarında bütan gazı ile etil alkol arasındaki benzerliklerin sorulması hangi akla hizmettir?” demiştim.
Bütan gazını ilköğretim okulunda öğretmeye çalışmak ile logaritma cetvelini ezberletmeye çalışmak arasında “mantık” olarak ne fark var? İkisi de “bir gün faydası olur” diye gereksiz bilgi yığını oluşturuyor çocuğun o masum beyninde.
Hâlbuki benim kırk küsur yıllık hayatımda ne bütan gazı ile işim oldu ve ne de etil alkol ile… Yazık değil mi bana şimdi?
Hâlbuki öğrenilen konular ne kadar güncel yaşamı ilgilendiriyorsa, çocuk o kadar kolay öğreniyor. Çocuk, öğrenmenin keyfine vardıkça hayattan tat alıyor, yüzünde tebessümler açıyor. Ama dönüp bir bakın etrafınıza, kaç çocuk var öğrenmenin keyfi ile okula gidip gelen?
Ülkemizde çocuklar okul için yaratılmış sanki. Sabahtan akşama kadar okul, akşam eve gelince de ödev… Hatta öylesi anne babalar var ki tatil yaklaşınca “Hocam, tatilde çocuğumuza nasıl ders çalıştırabiliriz?” diye soruyorlar.
Yahu bu çocuk ne zaman kendisi gibi olacak! Ne zaman çocuk olacak! Ne zaman oyun oynayacak! Oyun oynama hakkı kısıtlanan çocuk sağlıklı bir ruha sahip olabilir mi hiç?
Bakın Japonya’ya…
‘Nükleer tehlike var’ diye sokağa çıkamayan çocukların oyun oynama ihtiyaçlarını gidermek için hükümet seferber oldu, risk altındaki bölgeye dev bir çadır kurup içini tam bir oyun bahçesine çevirdi.
Niye?
Çocuklar arkadaşları ile oynadıkça sağlıklı bir ruha sahip olurlar da ondan. Tatilde bile ders çalışarak değil…
Ama ülkemizde öğretmenler, sayfa sayfa ödev vererek, tatilde hangi kitapların okunacağını listeleyerek iyi bir şey yaptıklarını zannediyor.
Böylece bir yandan ebeveynler bunalıma giriyor çocuklar ödevi son güne bıraktıkça, diğer yandan çocuklar bunalıma giriyor ödevini yapmadığı için dışarı çıkmama cezası aldıkça…
Yazık değil mi pencere saksısı gibi camın arkasından dışarıyı özlemle seyrederek büyüyen çocuklara?
Bırakın çocuğunuzun yakasını, bırakın çocuklarımızın yakasını!
Zira öğrenme ne kadar “doğal” ve “kendindenlikle” olursa o kadar kalıcı ve keyifli olur.
Çocukluk yılları çok çabuk geçer.
Annelik babalık coşkusunu yaşayacağınız yıllarda ‘ders, ders, ders’ diye çocuğunuzu bıktırmayın. Ödevlerine değil, ellerine bakın çocuğunuzun. Minicik elleri ile nasıl da ödev yapmak için çırpınıyor bir bakın. Uyurken yüzüne bakın. Öğretmeninden azar işitmemek için yaşadığı TELAŞa bir bakın. Hissedin çocuğunuzu ve kendisi olabilmesine izin verin.
Ne ezberlediği İlyada destanı size anne babalık duygusunu yaşatır ne de öğrendiği logaritma cetvelinin içindedir ebeveyn duygusu…
Çocuğunuzla yağmurda koşmak, güneşli bir günde çeşme başında soluk soluğa su içmektedir ebeveyn duygusu. Yaşamanızı tavsiye ederim.
Çocuk doktorları psikolog mu?
Bu yıl çocukları ilkokul birinci sınıfa başlayacak olan velilerin, çocuklarının henüz okula hazır olmadığını öğrenmek için “okul olgunluğu testi” yaptırmaları gerekiyor.
Birçok veli henüz 5 buçuk yaşındaki çocuğunun ilköğretime başlayabileceğine inanmadığı için, bu raporu nereden alacağı TELAŞına düşmüştü.
Geçen hafta bu sorunun cevabı netleşti, buna göre, “okul olgunluk testini” çocuk doktorları yapacaklarmış.
Evet, yanlış okumadınız, okul olgunluk testini “çocuk doktorları” yapacak.
Ya bakanlık bizim bilmediğimiz bir şeyleri biliyor ya da bakan beyi birileri yanıltıyor.
Zira “okul olgunluğu” denilen şey, çocuğun fiziksel olarak “gürbüz” olup olmadığını kontrol etmek demek değildir ki çocuk doktoruna bu iş düşsün…
Okul olgunluğu demek, çocuğun, “duygusal”, “fiziksel”, “zihinsel” gelişiminin yeterince olgunlaşıp olgunlaşmadığının tespit edilmesi demektir… Bunun ölçme ve değerlendirmesini de özel testlerle, “çocuk gelişim uzmanları, pedagoglar ve çocuk psikologları” yaparlar.
Eğer doktorlardan bir çocuğun ruhen olgunlaşıp olgunlaşmadığının raporunu isterseniz, o doktora artık doktor değil, psikolog denir…
Umarım bakanlık bilimsel alanların ihlalini içeren ve psikologları işlevsiz hâle getiren bu kararından vazgeçer.
Yoksa vay bu seneki birinci sınıfların hâllerine vay!
Boş bir parkın düşündürdükleri
Bomboş bir parkın salıncağında dalgın düşüncelerle sallanırken buldum kendimi.
Uzunca zamandır çocuklarım için bir spor dalı seçmeye çalışıyorum. Erkek oldukları için futbola çok meraklılar. Ancak ülkemizdeki futbol taraftarlığı “cinnet” noktasına geldiği için, göz göre göre böylesi bir spor dalını çocukların önüne “işte imkân” diye sunmaya içim elvermiyor.
Kendim de aslında millî maçlar haricinde pek de ilgili değilimdir futbola. Futbola karşı soğuğum. Ya da daha doğru bir ifadeyle, futbol adına yapılan kavga ve gürültüler, maç sonrası sıkılan maganda kurşunları soğuttu beni bu güzelim spordan.
Ellerinde satırlarla karşı takımın formasını taşıyan kişilere düşmanlık besleyen bir spor dalını çocuklarıma “Tara ta taam! Sizi futbol kulübüne yazdırsam ne dersiniz?” diye sunmam doğru olmazdı.
Avrupa’da aileler çocuklarına belli yaşlarda spor imkânı sunmayı bir ebeveynlik görevi olarak görürler. Ancak spor dalları da kendi içinde ikiye ayrılır: Temel kazanım sporları ve ayrıcalıklı sporlar.
Yüzme bir temel kazanım sporudur ve örneğin Hollanda’da her çocuk 5 yaşından itibaren yüzme eğitimi alır. Bu sporu teşvik için belediyeler her semtte modern yüzme havuzları inşa etmiştir. Hafta içinde belli saatlerde kadınlar, belli saatte yaşlılar, engelliler ve çocuklar yüzme havuzlarını kullanırlar.
İlkokula başlayan bütün çocuklar “diplomalı” iyi bir yüzücüdür. Bu zaten her çocuğun temel spor dalı olduğu için aileler çocuklarının yüzme bilmesini bir kazanım olarak değerlendirmezler. Asıl kazanım, çocukların kendi karakterlerine uygun “ayrıcalıklı” bir spor dalı seçmeleri ile oluşur.
Örneğin, çocuklar vardır, “artistik paten” yapar. Çocuklar vardır “golf” oynar… Çocuklar vardır “binicilik eğitimi” alır... Çocuklar okul çıkışlarında ülkemizde olduğu gibi “delice bir ödev yapma TELAŞı” içinde evlere kapanmazlar, sokaktadırlar veya bir spor dalının eğitimini alıyor olmanın keyfi içinde sırt çantaları ile yollarda kaygısızca yürüyorlardır…
Sadece spor mudur çocuğun kazanımı? Tabii ki hayır, aileler çocuklarına bir sanat kazanımı için de kendilerine görev biçmişlerdir. Kimisi resim, kimisi müzik, kimisi drama eğitimi almanın keyfi ile yaşama hazırlanırlar.
Ama zannetmeyin ki bunca şey çocuğun sırtına yük olur… Olmuyor, çünkü bu kazanımlar bir baskı ve zorlama ile değil, doğal yaşam içinde gerçekleşmektedir…
Örneğin, çocuklar erken yaşlarda bir yaşam tarzı olarak dil öğrenirler. Ve her Avrupalının ikinci ana dili İngilizcedir. Sonra İspanyolca veya Fransızca üçüncü bir dil olarak öğrenilir gider… Çok özel bir durum değildir insanların üç dil bilmesi. Çünkü eğitim bir bütüncül yaklaşım içinde çocuğa dil öğrenme zeminini sunmaktadır…
Örneğin televizyonda filmler orijinal dilinde yayımlanır ve alt yazılıdır… Çocuklar film izlerken hem “duyarak” dil öğrenirler hem de altyazı okuyarak okuma alışkanlığını geliştirirler…
Eğitim, yaşamın doğal akışı içinde zorlamadan devam eder…
Bunlar bir hayal değil. İşte orada yaşıyor bu insanlar, gidip bakın…
Tabii ki bütün bunların bir “hokus pokus” hareketiyle ülkemize gelmesi zor. Ve biliyorum ki ülkemizde de iyi şeyler yapılmak isteniyor. Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bütün eleştirilere rağmen iyi bir şeyler yapmak için ciddi çaba sarf ediyor ama eski eğitim sistemi ile yetişmiş kişilerin yeni bir eğitim sistemi inşasının imkânsız olduğunu görüyorum...
Belki biraz sabretmek gerek, onu da biliyorum. Ama acelem var, çünkü çocuklar büyüyor… Ne bir ikinci dil öğreniyorlar ne kişilik geliştirici bir sporla ilgileniyorlar ne de bir sanat dalında kendilerini geliştiriyorlar… Bunları gördükçe çaresizce üzülüyorum…
Aslında anlatacaklarım bunlar değildi… Bunlar, gençliğini Batı’da geçirmiş bir pedagogun, bomboş bir parkın salıncağında sallanırken, evde ödev yapan ülkesinin çocukları için kirpiklerinin ıslanmasına sebep olan düşüncelerdi…
Ben asıl çocuklarıma hangi spor dalını “neden” seçtiğimi anlatacaktım, ama olmadı…
Onu da önümüzdeki hafta paylaşayım inşallah...
“İyi de hocam nasıl seveceğim?”
Birçok ebeveyn, çocuk terbiyesinin davranış öğretmek olduğunu sanıyor. Bu nedenle birçok evden “düzgün dur, düzgün otur, dişlerini fırçala, erken yat, erkek kalk” bağırtıları duyuluyor…
Hâlbuki çocuk terbiyesi demek çocuğa “davranış öğretmek” değil, onlara “irade” kazandırmaktır. Ve kazandığı bu iradeyle de “doğru ve yanlış” seçimler yapabilmesi için ona kültürünü, değerlerini, din ve ahlak kurallarını öğretmek için rehberlik yapmak demektir.
Bakın isterseniz, bugün anne babaların çocuklarından şikâyet ettikleri birçok olumsuz özelliklerin, onların “irade yoksunluğu”ndan kaynaklandığını göreceksiniz.
-“Bu çocuk neden akşamları oturup bir saat boyunca ders yapamıyor?”
Çünkü kendisini bir saat boyunca bir masada tutabilecek güçte iradesi yok.
-“Peki bu çocuk neden sabahları vaktinde kalkamıyor?”
Çünkü kendisini yataktan kaldırabilecek iradesi yok.
-“Ya bu çocuk neden bir türlü namaz kılamıyor?”
Çünkü kendisine gücü yetmiyor, iradesi yok da ondan.
Aslında anne babalar, çocuklarına baskı ve zorlamayla davranış öğretmeye çalışırken onların iradelerini kırdıkları gibi, kendileri ile arasındaki büyülü bir bağ olan “aidiyet” duygusuna da zarar veriyor.
Çocuk, kendisini zorla yataktan kaldıran, söylene söylene servise bindiren, odasını toplamadığı için aşağılayan, ödevler yüzünden her gün vaaz veren ebeveynine karşı bir süre sonra sağır oluyor, ne söylerse söylesin ebeveyn çocuğa tesir edemediğini görüyor.
Hâlbuki çocuk ancak kendisini güven ve emniyet içinde hissettiğinde ebeveyn yanında duygu dünyasını geliştirir ve aidiyet hisseder.
Çocuk, kendisini sözle inciten, tehditle aşağılayan ebeveyni ile aidiyet duygusu kuramaz. Böylesi çocuklar ya dışarıda kendilerine bir güvenli liman arar ya da kendi duygu dünyalarını sevgiye ihtiyaç duymayacak kadar “bastırırlar.”
Bu bir çocukluk dramıdır. Çocukluk döneminde duygularını bastırmayı öğrenmiş bir çocuk, yetişkinlik döneminde eşine ve çocuklarına karşı kendini bırakmışlık içinde sevgi veremez.
Bir gün aile içi sorunlarına çözüm arayan genç bir çift ile görüştüm. Kadın, eşinin kendisine karşı ilgisiz olduğundan şikâyetçi: “Eşim, akşam işten gelir gelmez televizyon kumandasına yapışıyor ve uykusu gelene kadar televizyondan gözünü ayırmıyor.”
Sonra beyefendi ile konuştum. “Bakın eşiniz nasıl da sizin ilgi ve sevginize muhtaç.” dedim… Aldığım cevap çok ilginçti: “İyi de hocam, ben eşimi nasıl seveceğimi bilmiyorum ki seveyim…”
Bugün, aile içi sorunların temelinde, “sevebilme yeteneği” elde edememiş ve birbirine karşı neredeyse sevgi dilencisine dönmüş eşlerin itirafları yatıyor.
Bu genç beyefendiye çocukluk döneminin nasıl geçtiğini sordum. Aldığım cevap duymaya çok alışkın olduğum cevaptı: “Annem hep iş güç TELAŞında bir kadındı. Kendisini ya mutfakta veya evin içinde bir yerlere koşturmaca içinde görürdüm. Babam ise her zaman yorgun ve uyuyan bir adamdı. Onlar beni çok sevdiklerini söylerler ama ben o sevgiyi içimde hiç duyamadım. En zor durumlarımda anne babam beni hiç anlamadı. Çocuk diye geçiştirdiler. Geceleri tek başıma yatmaktan korkar, anneme seslenirdim. Annemin cevabı hep aynı olurdu: ‘Gelmeyeyim yanına! Fena yaparım, yat çabuk!”
Evet, yanına gelinmeyen çocukların fena yetiştiği bir ülkede yaşıyoruz.
Eğer çocuklarınızın vefasız, hayırsız olmasını, anormal davranışlarda bulunmasını istemiyorsanız, onları sevin. Hem de çok sevin. Koşulsuz sevin...
Yazarın 25 Şubat 2013 tarihli yazısıdır
Tatil ödevi olmalı mı?
Yalova’dan İstanbul’a deniz otobüsü ile geliyorum. Üst kat tıklım tıklım. Cam kenarında bir yer bulup oturdum. Pencereden deniz manzarasını seyrederken gemi hareket etti. Hemen karşımda 8-9 yaşlarında bir erkek çocuk oturuyor. Sağında annesi, solunda babası... Çocuğun önünde “matematik deneme sınavı kitapçığı” var.
Çocuk harıl harıl ders çalışmaya çalışıyor ama devamlı sallanan bir gemide, masa üstündeki kitaba konsantre olup soru çözmeye çalışmak ne mümkün!
Çocuk bütün bu zorluğa rağmen direniyor, soru çözmeye çalışıyor.
İçim acıdı.
Bir şey söylesem, “Siz ne karışıyorsunuz? Çocuk da bizim, kitap da…” diyebilirler. Bir şey demesem çocuğun o haline gönlüm razı değil.
Bir süre kendimi ortamdan uzaklaştırıp denizi seyretmeye koyuldum ki çocuğun içi bulandı. Annesi TELAŞ içinde çocuğun ağzına bir peçete tutarak lavaboya koşturdu. Baba da onların arkasından lavaboya gitti. Bir süre sonra topluca geri döndüler. Çocuk yine kitabını açtı, kaldığı yerden soru çözmeye devam etti.
Yol boyunca birkaç defa daha lavaboya gidip geldiler…
Bir ara çocuğun babasına, “Hava güzel, biraz da dışarıdaki manzarayı seyretse…” demeye çalıştım. Aldığım cevap netti: “Sınavı var, hazırlanması lazım…”
Uzun bir tatil daha gelip kapıya dayandı. Korkum şu ki tatilde öğretmenler yine “tatil ödevi” verecek, ebeveynler ellerinde tatil kitapları gezdire gezdire çocuklarının tatillerini zehir edecek.
Halbuki tatil, ders yapma zamanı değil, öğrenme zamanıdır. Derslerin soyut kavramlardan çıkıp somutlaştırıldığı zamandır.
Okul döneminde çocuklar bir konuyu kitaptan okuyarak “soyut”, yani hayalî olarak öğrenirken, tatil ellerindeki bilgileri “somutlaştırma” fırsatıdır.
Mesela çocuklar, okul döneminde sosyal bilgiler dersinde “Kaymakam kimdir?” konusunu ancak kitap üzerinden soyut olarak işleyebilirler… Öğretmenin sınıf içine bir kaymakam getirtip “İşte bu kaymakam. İlçeleri yönetiyor.” diyebilme şansı yokken, tatilde bir kaymakamla çocuğu tanıştırıp birkaç dakika da olsa sohbet etmeleri sağlanabilir. İşte bu somut öğrenmedir ve kalıcıdır…
Ya da coğrafya dersinde küçücük bir resim ve soyut olarak gördükleri Kelebekler Vadisi, Konya Ovası, Tuz Gölü, Balıklı Göl gibi mekânlardan birini imkânlar ölçüsünde ziyaret edip çocukla hasbihal ederek anlatılırsa, işte bu gerçek başarı öyküsünün yazıldığı andır…
Bu ebeveyn sorumluluğudur.
Ebeveynler kendi sorumluluğunu bırakıp çocuğun peşinde “tatil kitabı” dolaştırmaya çalışırsa, onlarla çatışırlar. Zira çocuk tatilde ders çalışmaz. Hava güllük gülistanlıkken, dışarıda arkadaşları cıvıl cıvıl oynarken, çocuğu eve hapsetmek ve “Ödevini yap, ondan sonra dışarı çık!” diye baskı yapmak, bilinçli bir ebeveyn tutumu değildir.
Tatilde öğrenmek, kitapta değil, sahada, güncel yaşam içinde olur…
Öte yandan, çocuğunun “öğrenmesine” değil de “sınıf geçmesine” odaklanan ebeveynlerin genelde çocuğunun “başarısız” derslerini takviye etmeye çalıştığını görüyoruz…
Halbuki çocuğun desteklenmesi gereken dersleri, başarısız olduğu dersler değil, başarılı olduğu derslerdir.
Çocuk matematikte başarılı ise, ebeveynler tatil döneminde çocuklarının matematik başarısının daha da önünü açacak unsurları harekete geçirmeli. Mesela, bir şehir müzesinde geçmiş çağlarda kullanılan matematik araçları, gereçleri, rakamlar çocuklarla paylaşılabilir, eski matematikçilerden birilerinin mezarları ziyaret edilebilir…
Yahut çocuk, fen derslerinde başarılı ise tatilde denk gelen “mucitler atölyesi” tarzında fen bilimleri etkinliklerine dâhil edilebilir, okulda aldıkları derslerin güncel yaşamdaki yerini görebilir…
Veya tatile gidilen şehirlerin manevi büyüklerini ziyaret ederken, hem çocuğun din dersine katkı sağlamak hem de ziyaret edilen yerle ilgili duvardaki levhaları okumak ve ardından dua edilip oradan ayrılmak gerçek bir öğrenme anıdır…
İşte bütün bunlar, ebeveynlerin tatil ödevidir.
Ödevini yapan ebeveynlerin çocukları bir sonraki yıl güçlü bir halde eğitime başlayacak, ödevini ihmal eden ebeveynlerin çocukları ise dalgalı bir denizde anne-baba arasına sıkışmış o çocuk gibi içi bulana bulana ders yapmaya devam edecektir...
Yazarın 10 Haziran 2013 tarihli yazısıdır
Çocuklar için bayram ne anlama gelir?
Ramazan boyunca katıldığım programlarda genelde ilk soru “Çocuk için Ramazan ayı ne anlama gelir?” oldu. Bayramın yaklaştığı şu günlerde ise soru birazcık değişti: “Çocuk için bayram ne anlam taşır?”
Pedagojik olarak bakıldığında, çocuk açısından Ramazan ayı tek bir anlama gelmez. Çocuk için Ramazan ayının anlamı, yetişkinlerin bu aya verdiği değerdir. Çünkü çocukların inancı taklittir. O yüzden, yetişkin Ramazan’ı hangi derinlikte geçiriyorsa, çocuk için Ramazan o anlama gelir. Ve her çocuk için Ramazan farklı bir anlam taşır.
İşte Ramazan’ın son günlerine girdik. Kimi aileler, teravihi, iftarı, sahuru, sadakası ve fitresi ile dolu dolu bir Ramazan ayı geçirdi. Böylesi bir yetişkinin yanındaki çocuk Ramazan’a işte bu güzellikte bir anlam yükledi. Bu çocuk, yarın kendisi de yetişkin olduğunda ona Ramazan bu derinlikte hisler uyandıracaktır.
Kimi evlerde ise Ramazan, yorgunluklar, tartışmalar ve gereksiz dedikodular arasında kayboldu gitti. O çevredeki çocuk için de Ramazan’ın anlamı bu oldu.
Çocuğa ne yaşatırsan, çocuk için o anlama gelir Ramazan.
Bayramlar da öyle… Çocuğa bayramı nasıl yaşatırsan, bayram, çocuk için o anlama gelir.
Hani şimdilerde “Ah o eski bayramlar!” diye iç çekişler duyuluyor ya… Aslında bu iç çekiş, bugünkü bayramların daha kıymetsiz olduğundan değil, eskilerin bayram gününe verdiği değerin, bugünkü ebeveynler tarafından verilmiyor olmasındandır.
Kendi çocukluğumdan hatırlarım, bayramda annem erken kalkar, kapı ve camları açardı. Günün daha ilk ışıkları ile tertemiz bir oksijen evimizin içinde kendini hissettirirdi. Ocağa koyduğu çayın, hazırladığı böreklerin kokusu yayılırdı evin içerisine. Babamın kısıkça açtığı radyodan bizlerin bilinçaltına duyurduğu bayram sabahı mesajları yatak keyfimize eşlik ederdi…
Bayram namazına gitme hazırlıkları, bayram sabahının en güzel TELAŞı idi. Yeni aldığımız bir elbiseyi kendine has kokusu ile giymenin mutluluğu, dışarıda henüz hiç giymediğimiz yepyeni ayakkabı ile evin içinde yürüme provaları çocuksu kalbime heyecan verirdi…
Ya sokaklar… Bayram sabahı sokaklar bir başkadır zaten.
Sabahın daha bu erken saatinde insanların oluk oluk camiye aktığını görürdü çocuk gözlerimiz. Evlerinin önünü süpüren kadınlar, sanki camiye giden yolların tek tek yol açıcıları gibiydi. Dualar, tekbirler ve cami hoparlöründen hocanın sohbetlerine şahitlik ederdi kulaklarımız…
Camiler dolup taşardı. Sokakta namaz kılmak bayrama has güzelliklerdendi.
Namaz sonrası ise ayrı bir güzellik…
Namazını kılan, seccadesini toplayan, evin yolunu tutar… Yolda karşılaştığı dostları ile bayramlaşır ve biraz sonra da kendi ailesi ile bayramlaşmanın, bir ay sonra ilk defa ailecek sabah kahvaltısını birlikte yapmanın heyecanı herkesin gözlerinden okunurdu.
Bayram namazı sonrası herkes evine kapanır… Aile içi bayramlaşmaların yaşandığı bu dakikalarda, sokaklar ölü sessizliğine bürünürdü. Az sonra herkes bayramlık elbiseleriyle dışarı çıkar, dost ve akrabalarla bayramlaşmaya giden insanların doldurduğu kalabalık sokaklara şahit olurduk.
Bayramda böylesi güzel bir atmosferin oluşması, “geçmiş günlere” değil, o güne anlam katan “insana” has bir özellik. Özlem duyulan şey de “geçmiş bayramlar” değil, o bayrama anlam katan “insan modeli”dir.
Dün insanlar evlerinden zahmet edip çıkmış, sokak sokak gezerek bayram ziyaretleri yapmış, yüz yüze görüşmenin ve bir tatlı ikramının keyfini yaşamışsa, bugünküler oturduğu koltuktan dahi kalkmadan sağa sola SMS göndererek bayramlaşmayı tercih ediyorsa, bu “Ah eski bayramlar!” ile ilgili değil, o kişinin bayrama yüklediği anlamla ilgili bir sorundur.
O yüzden geçmiş bayram nostaljisi yapmayı bir yana bırakıp çocuklara bu bayram hangi atmosfer yaşatılacağının ailecek planı yapılmalıdır...
Öne geçme çabası
Yaşam, bir düz çizgi üzerinde ve ileri doğru hareket hâlinde midir, yoksa bir çember gibi ilerisi olmayan kısır döngüden mi ibarettir?
Bireyin bu soruya verdiği cevap, onun yaşam kalitesini belirler.
Yaşamı bir düz çizgi gibi görenler, çizginin bir sonraki noktasına erişmek için yoğun çaba içindedirler. Bu, “öne geçme çabasıdır.”
Önde bulunmanın daha kârlı olacağı algısı, kişide sonu gelmez bir öne geçme dürtüsünü beraberinde getirir. Böylesi kişiler, birilerinden geri kaldıklarında rahatsız olur, moralleri bozulur, canları sıkılır.
Bu dürtüsel hâl, çocukluk döneminin kişide bıraktığı bir bozukluk hâlidir.
Birçok ebeveyn çocuklarında bir başarı motivasyonu oluşturmaya çalışırken, onları, bulundukları konumlarından rahatsız ettiklerini ve öne geçmek dürtüsü oluşturduklarını fark etmezler bile. Böylesi ebeveynler, sıraya dizilmiş bir başarı listesinde çocuğunun konumunun bir öncekinin önüne geçtikçe mutluluk duyarlar. Çocuklarını da öyle teşvik ederler.
Hâlbuki öne geçme çabası içine sokulan çocuklar bir süre sonra hiçbir şeyden memnun olmaz bir mızırdanma hâline düşerler. Oyun arkadaşının kendisini yenmesine tahammül edemez, başkalarının başarılarından kendisinin geride kaldığı anlamını çıkarttıkları için, canları sıkılır, içleri daralır. Kıskançlık ve haset, öne geçme çabası ile yetiştirilmiş çocuklardaki en belirgin ruh hâlleridir.
Böylesi kişileri yetişkinlik yıllarında trafikte görürsünüz, bir araç daha öne geçebilmek için tuhafça çırpınış içindedirler. Yol vermeyi, trafik centilmenliği değil, geride kalmanın ezikliği olarak anlamlandırırlar.
Veya böylesi kişileri, markette, kasa önünde ödeme sırasında görürsünüz, bir öncekinin ödeme yapmasını bekleyemeyecek kadar aceleleri vardır onların. Kasiyere “Hemen şunu alır mısınız?” diye ellerinde salladıkları parayı, alelacele, öndekinden önce teslim etme TELAŞındadırlar.
Onlar, otobüse, tramvaya, asansöre binmek için de bir mücadele içindedirler. Sizin daha önce gelmiş olmanızın bir anlamı yoktur. Zira bir sonraki işe odaklandıkları için, ne sizi ne de sizin hakkınızı çiğnediklerini düşünecek vakitleri vardır.
Böylesi kişiler, kendilerini yaşamın öznesi, başkalarını da kendi yaşamlarının subjesi zannederler. Bu yüzdendir ki gerek aile içinde ve gerekse sosyal yaşamda bencildirler, saygısızdırlar.
Övüngendir öne geçme çabası içinde olanlar. Başarılarını anlatırken, başkalarının haklarını nasıl da çiğnediklerini ele verir anlattıkları başarı öyküleri de farkında değildirler.
Sempatik değil, gergindirler. Her an kendilerini savunmaya “bir ben miyim yani” demeye hazırdırlar.
Yaşamı bir dairesel döngü olarak görenler ise öne geçme çabası içine girmezler. Onlar öne geçme diye bir şeyin olmadığını fark etmişlerdir. Yarış içinde değil, yaşamın içindedirler.
Sakin ve dingindirler. Başarıları, bir sonraki ana erişme çabasından değil, içinde bulundukları anı değerlendirebilmiş olmanın gücünden kaynaklanır.
Bir sonraki günün başarısını, önüne geçtikleri kişilerin sayısında değil, kendilerini bir önceki günün ötesindeki kazanımlara eriştirmekte görürler. Onlar, başkaları ile değil kendileri ile yarış içindedirler.
Böylesi kişiler sadece kendi başarılarının mutluluğu ile değil, başkalarının mutluluğu ile de mutlu olmayı becerebildikleri için, mutluluk hâlleri diğerlerinden daha fazladır.
Çocuğuna güzel bir kişilik kazandırmak isteyen ebeveynler, onlarda, öne geçme çabası oluşturmak yerine, “içinde bulundukları anın kıymetini bilme becerisi” kazandırmalıdır. Kendi konumlarını, başkalarının bulunduğu yere göre değil, kendi bir önceki konumlarına göre ölçmeyi öğretmelidirler.
Zira yaşam, öne geçenlere mutluluk veren bir mücadele alanı değil, bulunduğu yerin keyfini çıkaranlar için keyif verici bir mekândır.
Yazarın 24 Şubat 2014 tarihli yazısıdır
Aceleniz ne?
Katıldığım bir seminer sonrasında, yaşlıca bir amca yanıma geldi.
“68 yaşında öğretmen emeklisiyim. En küçük oğlum 45 yaşında. Beni buraya davet ettiğinde, ona ‘Ben yaşlı başlı bir adamım, çocuk eğitimi ile bundan sonra ne eşim olur. Bırak evde kalayım.’ dedim. O ısrar etti: ‘Çocukların yok ama çocukluğun var, inat etme gel hadi!’ Bu söz bana dokundu. Hiç düşünmemiştim benim çocukluğum da mı vardı diye… Şimdi senin programını dinleyince içime bir şey battı. Kendimi düşündüm… Baktım… Ben hiç…”
Sonra boğazında bir şey düğümlendi, konuşamadı… Sanki elinin tersi ile bir şey iter gibi yapıp sırtını döndü gitti.
İçim acıdı…
Ardından bakakaldım… Kamburu çıkmış, sırtında koca bir çocukluğun öyküsünü taşır gibi kalabalığın arasına karıştı gitti…
Sonra 6 yaşındaki kızlarının sorunları için bir aile geldi yanıma.
Anne çok dertli: “Hocam, kızımızla başımız dertte. Okuluna bir türlü uyum sağlayamadı. Öğretmeni bir taraftan her gün mesaj gönderiyor, ‘Kızınız bugün de ödevini yapmadı’ diyor. Kızım inat ediyor, ‘Hayır yapmayacağım’… Odasını bir görseniz, darmadağın… Bana karşı geliyor, babasına karşı geliyor… Bir alışveriş merkezine gitsek, yanımızda durmuyor, sağa sola kaçıyor… Artık bu durum eşimle çatışmalara dönüşmeye başladı…”
“Kızınızla çatışmalarınız eşinizle neden probleme dönüşüyor ki?” diye sordum.
-Hocam, ben ödevini yapsın diye zorluyorum, eşim ‘Bırak, yapmazsa yapmasın, o daha çocuk.’ diyor… Ben ‘odanı topla’ diye baskı yapıyorum, eşim ‘Çocuğa baskı yapma yeter ki, bırak ben toplayayım.’ diye yüz veriyor…
Döndüm, beyefendiye baktım…
Kadıncağıza sordum: “Siz nasıl çocuktunuz?”
-Hocam, biz çocukluğumuzu mu yaşadık sanki… Benim rahmetli annem, çok titizdi… Biraz sert bir kadındı, ben daha küçük yaşta ütü yapmayı biliyordum. Bizimkisi ütülenmiş kıyafetlerini dolaba koymasını bile bilmiyor…
Ne acı bir tablo… Kızının çocuksu duygularını yaşamasına fırsat vermeyen ve onun bir an önce yetişkin olması için ha bire çekiştiren bir anne…
Başka bir zaman, 16 yaşındaki oğlunun sinirli haline yardım almak için bir aile geldi yanıma…
Uzun uzun konuştuk, dertleştik…
Baba, “Hocam, çok çabuk büyüdü… Ne zaman büyüdü fark edemedik… İş, güç, TELAŞ derken bu yaşa geldi… Hatamızı biliyoruz… İhmal ettik… Küçükken etrafımızda gezinip dururdu, bir şeyler anlatmak için ha bire çabalardı… Oyun oynamak isterdi, geçiştirirdim, sıkılırdım… Şimdi o bizden sıkılıyor… Oğlumu yeniden istiyorum.” diye kirpiklerini sildi…
İçim acıdı, ama ülkemizdeki ebeveynlik manzarası bu…
Çocukluk öyküleri hiç yazılmadan yetişkinlik yıllarını yaşama TELAŞına düşüyoruz, üzgünüm…
Ne de az tanıklarımız var çocukluklarımızın, çocuksu duygularımızın…
Bir anne babadır hâlbuki çocuğunun en yakın tanığı ama hızlı geçen yılların pişmanlıkları ile dolu ebeveynlik hatıraları…
Bir ebeveyn çocuğuna ödev yaptırabildiği kadar değil, onun duygularına tanıklık yapabildiği kadar ebeveyndir… Yaşanmamış çocukluk yıllarıdır ebeveyni duyarsızlaştıran ve kendi çocuğuna da çocukluk yıllarını yaşatmayan gerçek…
İyi ebeveyn çocuğuna yaptırım uygulayabilen değil, onun çocukluk yıllarını yaşarken tanık olan ebeveyndir.
Bırakın çocukları, çocukça yaşasınlar, ileride zaten hayat onlara “yetişkin hüznünü” tattıracak, aceleniz ne?
Yazarın 21Nisan 2014 tarihli yazısıdır
Hakkını helal et oğlum
"Yerin bilmem kaç yüz metre altından son sözlerimi yazıyorum. Sokakta top oynamayı hep erteledim oğlum sana. Hakkını helal et.
Pişmanlık, ertelediklerinin aklına takılmasıymış insanın… Ve demek ki artık erteleyecek günü de kalmayınca duyulan acı böyle bir şeymiş: Hakkını helal et…
Ne de çok şey ertelemişim, aklıma geliyor…
Bisiklete binmek isterdin mesela benimle hep. Hatırlar mısın? ""Yarışalım, ben seni geçerim valla!"" diye sevine sevine dolanırdın etrafımda… Benimse aklımda geçim TELAŞı. Tebessüm ederek ""Şimdi olmaz"" diye ertelerdim…
Hani bir kere de pastaneye gitmek istemiştin benimle. ""Baba n’olur birlikte pasta yiyelim, hem limonata da içeriz."" demiştin… Ben ""sonra"" demiştim, sonrasının olmayacağını bile bile… Şu an canım pasta çekti… Yok yok, canım seni çekti oğlum… İçimde bir yangın, canım seni çekti…
Söz… Bu sefer gerçekten söz, çıkınca pikniğe gideceğiz… Kırlarda koşacağız özgürce, hem annen de katılır bize… Mızıkçılık yok ama! Ben seni geçince ""ama babaaa"" demeyeceksin, darılırım sonra…
Yok yok, darılmayacağım bundan sonra…
Mesela dersini yapmadın diye kızmayacağım, vaktinde yatmadın diye söylenmeyeceğim… Hatta oturur birlikte seyrederiz senin sevdiğin filmleri… Hem mısır patlakları hazırlar annen de bize… Göreceksin yapacağım bunları…
Ertelenmişlik nasıl bir duyguydu bilemiyorum babacığım, ama ertelemişliğin pişmanlığı yakıyor içimi bir bilsen…
Niyeyse, aklıma sünnet olduğun günkü ağlayışın geldi birden, annenin teselli etmek için ""ağlama kuzum"" demesi… Ben, ""erkekler ağlamaz"" demiştim, hatırlar mısın? Hakkını helal et oğlum, insan ne hissederse onu yaşamalıymış, bunu geç anladım. Bundan sonra ağlayacaksan doyasıya ağla, sevindiysen doyasıya gül, duygularına engel olamayacağım artık…
Hani sana hep anlatırdım ya, Yunus Aleyhisselam karanlık bir gecede denize düşmüş ve Allah’tan başka hiçbir umut kalmamıştı… Öyle işte, Allah’tan başka umut kalmayınca, çırpınışlar da bitiyormuş oğlum… Ben TELAŞlı değilim, sen yeter ki annene söyle, o da hakkını helal etsin… Yeri geldi üzdüm onu, neydiyse TELAŞım şu üç günlük dünyada… Söyle annen, eğer sağ çıkarsam söz, onu bir daha üzmeyeceğim… Bir de unutmadan söyleyeyim, hani hep ""sonra"" diye ertelediğim annenin o çok beğendiği küpeler var ya, çarşıda gidip gelirken baktığı… Aslında para biriktiriyordum gizliden gizliye, sürpriz yapacaktım… Biriktirmiştim de hatta ama vakit bulup alamadım bir türlü… Üzgünüm oğlum, her günün yarını var sandım... Ama sen erteleme, git al annenle o küpeleri… Erteledikçe değil, anı yaşayınca insan mutlu olurmuş, bunu geç anladım…
Sakın üzülme, eğer buradan çıkamazsam…
Üzülme oğlum, sana onurlu bir yaşam bırakıyorum…
Baban hiç çalmadı, harama el uzatmadı… Zordu geçim bunu inkâr edemem…
Söylemesem de okul masraflarınız ağır geliyordu, bunu annen de bilir, sor istersen…
Mesela, senin o çok istediğin sırt çantası vardı ya hani, üstünde çizgi film resimleri olan, adı neydi hatırlayamadım şimdi… Ben ""alalım"" dedim de, annen kulağıma fısıldamıştı, ""üç kuruş daha üstüne koysak, pantolon alırız, çocuğun pantolonları eskidi hep"" diye… Çaresizlik zordu oğlum, öbür çocuklara baktım çanta alıyorlardı, sana baktım gözlerime bakıyordun… Bir şey diyemedim bilmem fark ettin mi, ""gelin başka yere bakalım"" dedim sonra… Sen ardımdan gelirken, çok ağladı gözlerim ama belli etmedim… Hakkını helal et, ben seni çok sevdim… Ama babalığı beceremedim oğlum…
Helal et mesela, canın elma çekmişti yemekten önce, hatta bir ısırık almıştın… Bense ""önce yemek, sonra elma"" diye ısırdığın elmayı elinden almıştım… İnsan bu, unutuyor işte, unuttum sonra elmayı tekrar vermeyi o TELAŞla… Eğer canın hâlâ çekiyorsa, onu dolabın üstüne koydum, tabureyi koy da al… Annene söyle ""babam izin verdi, yiyebilirmişim"" de…
İnsan oksijensiz kalınca değil, erteledikleri hatırına düştükçe bunalıyormuş oğlum, bunu geç anladım…
Hakkını helal et...
Utanırsan çocuğunun çocuksu davranışından
Çocuk davranışlarının motivasyonu içseldir. Yetişkin davranışları ise genelde dış motivasyonlara dayanır. Bundandır ki, birçok ebeveyn çocukları ile sürekli bir çatışma içinde hissederler kendilerini, ‘bak herkes sana bakıyor....’ ya da ‘misafirlikte beni rezil etme, önündeki tabaktan ye...’ veya ‘yemek yerken şapur şupur yeme, seni görenler de anne babası hiç yemek yedirmiyor zannedecekler’ sözlerini neredeyse işitmemiş çocuk yoktur toplumumuzda.
Çocuğun, bir misafirlik ortamında da olsa, içsel bir eğilimle, canının çektiği yiyeceğe uzanmak istemesi gayet normal bir çocuk davranışı olduğu hâlde, ebeveynlerin o andaki önceliği genellikle çocuğunun canının çektiği yiyeceğe çocuğunu eriştirmek yerine, ‘şimdi bu çocuğu görenler benim hakkımda ne düşünür’ olduğundan dolayı, onu ikaz etmek, engellemek, kimse fark etmeden çimdiklemek yanlış bir ebeveyn tutumudur...
Çocuğu kalabalık içinde küçük düşürmek, uyarmak, sosyal fobiye zemin hazırlar... Çocuğun yanlış davranışları onu ‘sosyal ortamlarda’ mahcup ederek değil, ‘aile içinde’ birebir zamanlarda konuşarak, ‘empatik drama oyunları’ oynanarak düzeltilir...
Kendisi de çevreden çok etkilenen, birisi çocuğunu ikaz edecek diye kaygılanan ebeveynler, çocukları büyüyünceye ve davranış eğitimlerini tamamlayıncaya kadar çocuğa tahammül gösterebilen kişilerle görüşmeyi tercih etmelidir... Çocuğa tahammülsüz, eşyayı çocuktan daha çok önemseyen yetişkinlerin bulunduğu ortamlarda çocuk yetiştirmek çocuğun ebeveyni tarafından zarara uğratılma riskini de beraberinde getirir.
Engellenmiş, sosyal ortamlarda mahcup edilmiş, sürekli denetlenmekten kendi gibi olmayı başaramamış çocuklarda ‘çocuksu cıvıltıyı’ bulmak zordur. Onlar genelde, kenarda bir yerde oturmayı, ses çıkartmamayı, gülmemeyi, hoplamamayı, yemek masasında canının çektiği yiyeceği tatmak yerine önüne konulan ve belki de kendisinin damak tadına uygun olmayan bir yiyeceği zorlana zorlana yutmayı öğrenmişlerdir. Aksi takdirde, ebeveynlerinin nasıl da hışmına uğrayacaklarının tecrübelerini barındırır birçoğu zaten...
Bütün bunları neden söylüyorum?
Çünkü Ramazan geldi...
Misafirlikler başladı... İftar davetlerine çocuklar da gidip geliyor, iftar TELAŞını onlar da yaşıyorlar...
Evine misafir davet eden bir aile, misafirlerini ağırlama TELAŞı ile kendi çocuğunu unutuyor... Misafirliğe giden anne babalar ise gözleri ile çocuklarına gardiyanlık yapıyor, sürekli ‘dokunma, yapma, gel buraya’ diye sinir bozucu ikazlar içine giriyorlar...
16 yaşındaki bir kız çocuğunun annesi ile görüştüm önceki gün. ‘Hocam, kızım bir süredir artık bizimle olmaktan hiç hoşlanmıyor. Gittiğimiz yerlere gelmek yerine evde oturmayı tercih ediyor. Babası da bu duruma kızıyor, sinirleniyor, bazen aşırı tepki veriyor ama ne yaptıksa laf dinletemedik.” diye yakınmıştı...
Çocukla konuştum, işte şu yukarıda anlattığım ve hepimizin çocukluğuna da tanıklık eden olayları anlattı “İstemiyorum ya onlarla gitmek!” diyerek.
Belki bu çocuk 16 yaşında ve ‘İstemiyorum artık’ diye tepkisini ortaya koyabiliyor, ya küçükler? Henüz çocuksu cıvıltılarını kaybetmemiş olan 7 yaşındakiler, 10 yaşındakiler... Anne babasının oruç tutması ile TELAŞlanıp kendi de oruç tutmaya yeltenenler, becerenler, beceremeyenler... Misafir sofralarında iftar ederken açlıktan elleri ayakları birbirine dolaşıp ne yiyeceğini, hangi yiyeceğe saldıracağını şaşıran çocuklar...
Çocuklarınızı böyle görürseniz, utanmayın, sıkılmayın. ‘Sen ne biçim çocuksun beni mahcup ettin misafirlikte!’ diye söylenmeyin... Çocuk budur zira... Çünkü o, acıkınca yemek, susayınca içmek ister... Çok acıkmışsa hızlı yer, çok susamışsa üstlerine döke döke içer... Bunda ne ayıp vardır, ne utanç...
Eğer utanırsan çocuğunun çocuksu davranışlarından, sıkılır o da bir gün seninle birlikte var olmaktan...
Yazarın 07 Temmuz 2014 tarihli yazısıdır.
Video Kategorisinde “TELAŞ” Kelimesinden “4” Adet Bulunmuştur.
Pedagoji Okulu - Onarılmaya Olan İhtiyaç 3 & Duyarsızlık ve Oyalanma Davranışları
VİDEONUN İÇERİĞİ:
ONARILMAYA OLAN İHTİYAÇ : DUYARSIZLIK VE OYALANMA DAVRANIŞLARI
1.00 - 23.50: DUYARSIZLIK
23.51 - 42.30: KALİTELİ YAŞAMIN SIRRI: YAVAŞLIK...
Pedagoji Okulu- Mutsuz Evlilikte Çocuk Yetiştirmek
VİDEO İÇERİĞİ:
01.23 - 04.48: MUTSUZ EVLİLİKTE ÇOCUK YETİŞTİRMEK -1
SORULAR VE CEVAPLAR
05.17 - 22.54: Benim hikayemin örneği yoktur yapılabilecek en kötü evliliklerden birini yaptım ve bunun nedenini tam olarak bende bilmiyorum. Para değil, çünkü ekonomik olarak kötü bir yaşantımız var. Kendimden yaşça çok büyük bir kişiyle evlendim. Yüksek lisans mezunuyum. Sakat, yada çirkin de değilim. Her halde geri zekalıyım. Sorun buda değil, eşim narsis bir kişiliğe sahip onarılmaya fazlasıyla ihtiyacı var. Ve sürekli bana bağırıyor, tersliyor, aşalıyor. Bunu 10 yaşındaki oğlumuzun yanında yapıyor. İlk zamanlar bu davranışlarını anlamlandıramaz ve sürekli ağlardım. Şimdilerde bende cevap veriyorum. Geceleri uyuyamıyorum. Dişlerimi sıkmaktan çene ağrılarım ve konuşma problemlerim başladı. Tansıyonum genelde yüksek. Eşimle bir birimizi yeterince tanımadan evlendik. Oğlum şuanda 10 yaşında. Oğlumun bu ortamlardan etkilenmemesi için çok çaba sarf ediyorum. Ama ortak bir evlilik yok, paylaştığımız evlilik adına hiçbir şey. Çok iyi , farkındalığı yüksek bir oğlum var. Çok masum. Eşim özellikle bu kötü davranışlarını sanki düğmesine basılan bir makine gibi oğlumuzun yanında yapıyor. Okuldayken daha az tersliyor ve azarlıyor bir az daha normal davranıyor. Ama çocuk varken bir canavara dönüşüyor, havalara giriyor, inanılmaz kibirli ,sürekli küfrediyor , oturup hiçbir şey konuşamıyoruz. Söylediğiniz en ufak cümleyi kendine hakaret kabul ediyor, çıldırıyor. Siz boşanmanın çocuklara etkisinden bahsediyorsunuz. Evet bende boşanmayı hiç istemem, ancak hiçbir ihtiyacımı karşılamayan ve sürekli beni mutsuz ve huzursuz eden hatta bir adama daha ne kadar katlanabileceğim bilemiyorum. Bitmeyen kötü bir kabusun içerisinde gibiyim.Cidden çocuğun yanında bu şekilde davranmasa belki bir ömür boyu dayanabilirim. Yerimde başka bir kadın olsaydı kötü bir şey yapabilirdi. Bırakın kadınlığımı, insan olmayı bile yaşayamıyorum hiçbir yere götüremez, götürmez ve gitmemize de izin vermez. Kendimi onarayım diyorum ama bu şartlar altında mümkün görünmüyor. Devamlı beni aşağı çeken bir adamla bir evde yaşıyorum. Tek derdim oğlumun mutlu ve huzurlu çocukluk geçirmesi . maalesef çok ürkek bir çocuk evin içerisinde tek dolaşamıyor ve geceleri benimle yatıyor. Oğlum ona kızmamdan çok korkuyor. Kaldı ki ben kızan , bağıran bir anne asla olmadım. Kendi çocuğuma bu kadar zarar veren bir yaşantı içinde olmak beni çok üzüyor. Ve maalesef oğlum babasında kesinlikle ayrı bir yaşantı düşünemiyor. Babası oğluna karşı iyi sadece bana karşı kötü. Eşim benim evi gitmemi kabul ediyor, hatta defalarca kovdu beni ama çocuğu asla alamazsın diyor. Çocuğumla ayrı bir yaşantıda kesinlikle düşünemiyorum. Ben pek bir çözüm göremiyorum ama son bir kes sizinle danışmak istedim.
23.11 - 28.48: Kendi kendine onarım sürecinde gerekli olan metronom, mekanik metronom yerine dijital metronom kullanılabilir mi. Şayet kullanılabilirse sizin kendi kendine onarım eğitiminiz açısından daha faydalı olacak uygulama var mı?
29.10 - 32.34: Benim 2 yaş 7 aylık kızım var . Babamız ayın 15 günü evde, 15 günü çalışmak için evden uzakta oluyor. Önceleri küçüktü fazla üzülmüyordu. Ama şimdi babası işe gittiği zaman çok üzülüyor. Geceleri sürekli ağlıyor, her gün videolu arama yapıp babasıyla konuşturuyorum. Çoğu zaman babasına küsüp konuşmak istemiyor. Bazı zamanlarda da derin özlemle konuşuyor. Babamız evde olduğu zaman kızımla çok ilgili. Kızımda babasına aşık. Babasının olduğu ortamlarda bana bile gelmiyor babasıyla yatıp kalkıyor. Şimdi size sorum babası işe gittiği zamanlarda ne yapabilirim ki , kızım az üzülsün nasıl davranmamalıyız ki psikolojisi bozulmasın evde her ikimiz kızımızla bol sevgi, bol alakalıyız. Her zaman dinliyoruz kızımızı .Oda maşallah akıllı, uslu bizi dinleyen çocuktur. Cevaplarsanız çok sevinirim.
Pedagoji Okulu- Stresi Azaltmak İçin 3 Kural; Yavaşla, Bırak, Ara Ver
VİDEONUN İÇERİĞİ:
STRESİ AZALTMAK İÇİN 3 KURAL; YAVAŞLA, BIRAK, ARA VER...
00.20 - 05.23: Çatışmasız ev ortamı hazırlanmasına yönelik birkaç pratik öneri?
Olumsuz hisler hassasiyet oluşturur ve bu hassasiyetler onarılmazsa yaşam boyu devam eder.
07.20 - 20.20: Kişilik uykudadır evlenince uyanır demiştiniz nasıl oluyor?
Kişinin kendini yönetememesi hislerini yönetememesidir. Olumsuz sesleri yönetememe hali kendiliğinden geçmez psikolojik bir problemdir.
Kişi duygularından kaçmadan bastırmadan kendini yönetebiliyor olması gerekir. Buna psikolojik sağlamlık denmektedir.
25.13: Sağlıklı ev ortamı nasıl olmalıdır?
Üç alanda yavaşlamak; konuşurken yürürken ve nefes alırken...
28.39: Yavaşlayabilmek için tensel temasta bulunmak, arada gözleri kapatmak ve ince ses dinlemek önemlidir.
33.20: Kişi yavaşlamadan kendisine onaramaz?
Pedagoji Okulu - Ürküntü ve Edilgenlik Telaşı
VİDEONUN İÇERİĞİ:
03.24: Zehirli ok kalbe çocukluk yıllarında saplanır, zehiri yetişkinlik döneminde akmaya başlar. Yetişkinlik döneminde akan zehirin adı edilgenlik TELAŞı, çocukluk yıllarında atılan okun adı ürküntüdür.
04.17: Edilgenlik TELAŞı, genellikle ergenlik döneminden önce ortaya çıkar ya da ergenlik sonrası yetişkinliğe geçen dönemde ortaya çıkar.
05.25: Ürküntü nedir?
08.05: Ürküntü bireyi edilgen hale getirir.
10.11: Pasif şiddet, öfke nedir?
11.17: Eğer bir çocuk, çocukluk yıllarında ürküntü duygusu yaşadıysa ve bu ürküntü duygusuna ebeveyni tutunduysa…
12.23: Ürküntü duygusu onarılmadığı sürece geçmez..
12.55: Edilgenlik TELAŞı nedir? Nasıl gözlemleriz?
21.12 - 26.00’a kadar: Ürküntü hissine neden olan davranışlar nelerdir? Oluşan ürküntü hissi nasıl telafi edilir?
SORULAR VE CEVAPLAR
35.35: Kızım 5 buçuk, oğlum 17 aylık keşfetme döneminde olduğu için ablasının oyuncaklarını alıyor, kızımın kurduğu oyunu bozuyor, kızıma da haksızlık etmek istemiyorum, nasıl davranmalıyım?
SORU: Pandemi sürecinde 5 buçuk yaşındaki kızımı okula başlatmak istedik, uyum sürecinde zorlanmalar yaşandı. İlk başta okul uyum sürecinde orada olmamı istemedi, görüşmeler sonucunda uyum sürecini ayarladık. Özellikle pandemi sürecinde okula uyum süreci için ne önerirsiniz?
50.48: Hocam benim iki tane oğlum var. Biri 6 yaşında biri 19 aylık. 6 yaşındaki oğlum çok sinirli. Sinirlendiği zaman kapıları çarpabiliyor, kızdığı zaman gel yanıma dediğimde kendini geri çekiyor. Ben çok sinirliyim hocam, çocuklarıma çok bağırıyorum. Zaman zaman fiziksel zaman zaman duygusal şiddet uygulayabiliyorum, pişman oluyorum, ağlıyorum. Sinirlendiğimde sizin söyledikleriniz aklıma geliyor ama iç sesim birşeyler yapmam için zorluyor. 19 yaşındaki oğlum için daha fazla geç kalmak istemiyorum. Ne yapmam gerekiyor?
59.44: Hocam, duygu yönetme atölyesinin bizim üzerimizde bir etkisi olacak mı? (59.44)
Referans Verilen Video: Pedagoji Okulu-129. Bölüm
1.11.39: 9 aylık çocuğum konuşmuyor sadece dede ve mama diyor. Çocuğum geç mi kaldı?
